17/12/2009 · Kategori: Y_relerim




 

“Anlatılmaz bir sesleniş… Korkudan kalakaldım.

O anda bir ak kuş peydahlanıp kanadıyla arkamı sığadı.

İçimde korku diye bir şey kalmadı.”

- Hz. Âmine-

 

Aczin kurnalarıyla yıkanıyor zemheri. Gönlümü gevher edecek sarraf aranıyor. Mücevherler dağıtılsın diyor fikrim. Aklıma saadet çağı zamanını açıyor.

Dolu acıların nice gizlisi saklımda can edinmişken; dökmek istiyorum toplaya geldiğim bütün çer-çöpü. Bütün kırılmışlığı, anlaşılmazlığı, anlatamamayı. Dünyanın her şeyini bir kerede bırakmak geçiyor hayâlimden. Her ne var ise sana verilmiş; bırakmadan gel, diyor kalbin âyinesi. Sancımı yokluyorum; onu çoktan gündelik meşgalelere rehin vermişim. Günahtan mürekkep, aşka sürüngenim; insanlığımı aramaya geliyorum Efendim… Hz. Âdem, ruh ile ceset arasındayken, verilen peygamberliğine kaçıyorum. İnsan olmamız için geldin sen; bizse, ruh ile ceset arasındayız hâlâ…

 

Rüyâlarıma adın teşrif olsa da, sırtımı ak bir kuş sıvazlasa ve ben korkularımdan emin olsam. Şerbetini yudumlasam kavuşmanın. Şarkta ve garpta, şimalde ve cenupta; dolaşsan içimin cihânında. Şehrin gözdesi, seyyidlerin ekrem sultanı! Bilinmezliğimin en zâhir yanı! Nuruna çıkart bilmecemi. Rakamlarımı rikkatinde parçala. İzzetinde nasipdâr eyle, bu zelîl kemterini.

 

Kapakları kapandı bakışlarımın. Vefâlı bulutundan gözlerime koyar mısın? Yanacakken, gölgeliğinde serin rüzgârlar gibi saklar mısın? Girsen bu oyunumuza, sahnemizi sen açsan; cansızlığımıza gelse can, tende az kalmış ruhumuza ruhunu katar mısın? Şefkatinin şerîf huzurunda, mücehhez varlığınla kalbimizi yarar mısın? O kadar çok anlatacaklarım var ki sana Efendim; sustukça lâl lehçem geri geliyor. Mescitte hurma dalları sevdâlıların, kokundan nefhâlar taşıyor. Benim harâretim dinmiyor Efendim; us’landıramadım hasret sürmeli kara ceylanları. Gecemi ellerine bırakmak istiyorum; senin gündüzlerinden bir gündüz, gün yüzüm olsun. Çıkart yürek kınından kılıçları; bileyle ve işte nâçar başım işte aşkın.

 

Ölümüm cenâze kaldırıyor soğuk, esmer bahçelerde. Hep bir tarafımdan çekiyor buralar beni. Sana giden yollara dikenleri kim koymuş Efendim; ebter sûretli zâlimlerce kapatılmaya çalışılmış yol izlerin. Esrârından terekeme ışık yağıyor; fark etmiyorum, ah gafletim. Yoldaşların, bayrağını dalgalandırıyor tevhîdin. Arkadaşlarının yıldız yıldız gözleri. Gözlerinde yaş; niye ağlıyorsun Efendim? Kardeşlerim deyişine Uhud sarsılıyor omuzlarından. Can parçası kızının evinde bırakıyorum nefeslerimi. Sonra susmalar nur topu doğuyor. Nicedir bu hâlsizlik Efendim? Görmemişin bir aşkı olmuş…

 

Olmuş mu, yoksa solmuş mu? Yâr kucağı dolmuş mu? Loş mu göğün kandil kutupları. Sersem ve târ-u mâr canım çok mu? Cemâline bakacak nazarım yok mu? Ölüm dediğim Efendim; sensiz kalan hücrelerimi sarsan iksir. Hayat bildiğim; harflerinin çizgisi. Aşk ise, secdenin târihçesi. Dost diye sevdiğim, senden hâtıra taşıyan. Annem-babam fedâ iken sadâna, çölü yak verâna. Bak güneş iki büklüm; Yüce Dost’a giderken sen, arkada bıraktıkların bugün düşüyorlar arkana. Ne çok düşüyoruz Efendim; dizlerimiz yara ve kanadıkça bozuluyor düşlerimiz.

 

 

Daha çok yapacak işlerimiz var. Bu arada sarayımız çöküyor emellerden. Gölümüz kuruyor hevâdan ve hislerden. Bin yıllık yaktığımız sahte ateşler birdenbire sönüveriyor. Gök mü yarıldı, yer mi çatırdadı; bu nur nerden? Hayret içinde şaşkın beklenen bekletmiyor. Hangi gül gazelini duysam; güzelleri diziyorum tek tek. Selâma çırak olarak yazılıyorum. Dersim; sensiz derslerin boş geçtiği oluyor. Ne de güzel oluyor güneşin ötesinde sen. Dolunayda imzan, her gece şak edip yarılıyor. Âşıklar niye uyuyamazmış; çözüyorum yavaş yavaş. O da ne? Büyük bir kördüğüm; çıkmaz sokak. Saklanılası, kaybolunası, gidilesi, gelinmeyesi, sevilesi bir sokak. Yâr kucağı…

 

 

Yine bir pazartesi, yine baş ağrıları. Ateş yükseklerde, canımı emiyor su. Doğrusu, yalan barınamıyor kuytularda bile. Hakîkat şehrinin güzîdesi ter döküyor. Mübârek başın Efendim, yâr kucağında. Kapıdaki vazifedâr melek, girmek için izin istiyor, seni almaya gelmiş… Nereye Efendim; biz âlemi ervâhta çırpınırken nereye? Bir kez bile göremeden, sesin değmeden kulaklarımıza, hâfızamız seninle hıfz etmeden aşkı, nereye?

 

Dünyaya geldim geleli seni arıyorum; yâr kucağını haber verdiler, ateşimi tutamıyorum. Söyler misin neresi eğlendirir beni? Kiminle gülerim; sen hiç kahkaha atmazken. Hem tebessümlerim asılı kaldı Ravza’da. Kendime bakarsam, batıyorum. Birini sevecek olsam, ille sana benzeyen hâlleri olsun istiyorum; hâlleşsin seninle, helâlleşsin… Sin harfinden tane tane varlığını sana dizsin.

 

Gözlerime kirpikleri batıyor yaşamın. Bin dört yüz otuz yılının doğumunda sen, karışmışlığımıza ve dağılmışlığımıza okuyorsun. Münzevî dağlardan can topluyorum, kalabalık ovalar canımı kovalıyor. Son nefes, yâr kucağı /selâmetinde ferahlık diliyorum. Öyle kaybolmuşum ki, delik deşik günleri sarıyorum / zemheri, aczin kurnalarıyla yıkanırken…

/Sırtımı ak bir kuş sıvazlasa ve ben korkularımdan emin olsam./

                                         

Ölüm ki ne güzelmiş yâr kucağında…

 

Sesin zaman durdurur, harekete geçirir zamanı yeniden:

 Er’ Refik-ül- Âlâ: Yüce Dost’a…

 

 

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

 

http://korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=1674

 






Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

7/12/2009 · Kategori: Y_relerim




Öznesi zamanları kuşatan bir serenat bu. Hasreti köşe bucak yutağını bulan. Sorulara takılan ve suskunluklara düşen, yağan saatlerden damlayan bir düş bu. Varamamanın nefessizliğinde durakların sonu. Girdapların kuytularında kapanmayan kuyuların sesi. Çekince kendini alınganlığıma sürülen aldanış. Dev dünyanın tek köpükte yitirmesi varlığını. Boşlukların armağanıdır bu yokluk. Dinledin, var saydım kendimi. Can saydım içerimi, bakınca sen. Küçüktüm, seviyor olduğunun haberi geldi…

Susma kaşıklarıyla karıştım epeyce. Her şeyi birbirine karıştırdım. Aklımda zor dalgalar vardı. O kadar görmelere alışmıştım ki; önce bulutların içindesin sandım. Annemin tesbihindeki tanelerde olmalıydın  ya da. Gecenin ardında, ilâhîlerin nakaratında mıydın? Dualar öğreniyordum çoğunlukla. Çok isteğim vardı senden, seninle başlıyordu bütün istekler. Acılardan bahsediyordum uzun uzun. Yalnızlıkların ne denli ruhumu ürperttiğinden. Şehrin ağaçları ve toprağıyla kardeş olurken; dikenleri söylüyordum hep. Hep görünmeni bekliyordum. Umut yüklüyordum depolayarak sıkıca. Çözülürken uykunun sarayında, kelebek gülüşlerine yatıyordum.

Yine de bir şeyler yolunda gitmiyordu. Yastığımın kenarına bıraktıklarım, büyüdükçe gözyaşına dönüşüyordu. Ölümler selâm veriyorlardı beni bekleyerek. Hayatlar itekleyerek kapıyı gösteriyordu. Terasta esen rüzgârlar fikrimi kavuruyor, göğe toz serpiyordu. Savunmasız kalarak sancılanıyordum geçemeyen süreçlere. Sürmeler  akıyordu gözlerimden. Kara kalıyordum düşünmeyince seni. Bayram gelecek diyorlardı, gülücükler gelecek, bahar gelecek. Umut, aşk, vefâ gelecek…

Bekliyordum. Dedikleri gün geliyordu. Bayram diyebilmek için arıyordu bakışlarım seni. Göz göz tarıyordum gördüklerimi. Çığlıksızdım; fakat nokta buğuluğunda çöküşüm oluyordu. Kederleniyordum. Bildik çıkmazlar yolumu kesiyordu. Keskin günün kesif duruşu oluyordum. Bayrama gülüyordum arada. Herkes aynı kıvamı muhafaza etme telâşındaydı. Evet bir sevinç vardı şüphesiz içimde çocukluğumdan kalan. Perdelerle oynarken saklandım. Hoş bir sesti defterlere sığmayan. Büyüktüm, seviyor olduğunun haberi geldi…

Bu haber bayram günlerini bayram etmeye yetti.  Seviyordun; görmesem de, görünmesen de. Bulutlar, tespih taneleri, gece ve ilâhîler. Doğruca uykuya gider oldu kara saran  tiryakiler. Uyanıklığım sevgine cevap verecek diye bildim. Yetmedi sevgim, az geldim sana. Âcizliğim büktü beynimi bu kez. Ne yapsam kapsamlı değil, ne kadar gelsem gelişlerim seninki gibi değil. Yüzüm bulandı, elim kalktı dizlerimin kapanmışlığından. Avuçlarımdan yokluğum taştı. Fazlaca yollar aştığımın zannındaydım ya. Bir de ömrümün iflâsıyla karşı karşıyaydım. Kapındaydım, kapını sen tarif ettin. Bilemezdim öyle uzak, öyle zıt kavramlardaydık; bildirdin.  Noksanlığım  büyük eksiklikti, sen bunun tam bir hikmet olduğunu öğrettin.

Sessizliğim yankılanıyordu; bu yokluk varlığımı arttırıyordu. Görüş mesafemin uzaklığından yorgun düşüyordum. Herkesin isteklerine bir cevabın vardı. Herkese ulaşıyordun, her cana vefâ dağıtıyordun. Benim bayramım sendin. Bunu Alvardı Efe’den işittim. Yastığımın kenarına ne kadar dökersem aşkımın ateşini, yastığım ne vakit seccadem olursa, seccadem beni dünyaya uyutup sana ne denli uyandırırsa; tertemiz bir hulleyle tanışacaktım o zaman. Zaman, îfa ettiği görevinde sunar hâle gelecekti hasretimi bir çırpıda. Bayram hazırlığı yakışırdı her kula. Sevgili’nin evinde sonsuz vuslatın tadı için. Her ne ise çektiklerim, sana çekilmek içindi. Çekiminde olan kelimen olmak için; senin kulun, senin bayramın olmak için…

 


Fâtıma Zehra MERİNOS

Buruciye Edebiyat Dergisi- 7. Sayı


(Fotoğraf: Fâtıma Zehra Merinos
 Mekân: Erdek Körfezi)





Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

28/11/2009 · Kategori: Y_relerim



Zulmeti boğardı senin şehlâ bakışın.

Daralan kentlerden kaçma zamanı geldi demek. İçimdeki karaya denizi gösterme vakti geldi. Ürperen soluksuzluğumda gün/âhım tel örgüsü bir cezâ! Sancısı sanrılardan ayıklanmış gül meşheri. On iki aya tekâbül eden gribe girdim, çok oldu. Her çektiğimde burnumu, kokunu almama engel neyim kaldıysa, kesmek için kökünden; bir köksüzlük öğrendim. Gel de aşktan bahsetme şimdi, mümkün mü yüreğim? Bırak kalsın kıyıda köşelenen hasretin, mümkün mü? Altınoluk’tan siyah akarken oluk oluk, her secde sonrası, her elif başı… döküldün mü yüreğim?

O halkayı hatırla! Gece geldi mi, kalkar uykusundan derdi olan. İçinin karasına koşar. Büker başını zamana. Çocuk mudur, ihtiyar mı bilen olmaz. Upuzun susar, sükût derler her kelimesini âşığın. Eğilmişliği vardır kalbine doğru. Halkaya girdi gireli,diner mi kederi. Yalnızlığına kaçar, mağarasına. Kaç ay biter, kaç ay başlar? Delice bir çırpınma. Gözlerinden okunsun ister, özlemişliği o denli büyük ki. Ya da büyük sanıyor özlemişliğini, daha büyüğünü henüz bilmediği için.

Halkada olan bir sıraya girmiştir. Ezeldeki hikâyenin devam eden kısmına. Zeyl koyar acıdan ateşdîde gözyaşına. Üç noktalar gelse de dinmez nükseden hasreti. Solundan fışkırır şehrinin çağlayanı. Haritasını açar, şu benim karayolumdur, şu kestirme köy yolu. Şu mehib görünen dağlarım tanır soğuğu. Serâzad patikalar, kalbim koca bir şehir oldu ülkemden yâdigâr. “Hû”da biten nefesi açılır gece deminde “hû…” Ey komşular; rahat uyuyun oldu mu? Ev sâhibimi aramaya çıkmışım, gönül haritam kayıp. Söyleyin ki; gevher-i kalbimin hâli nicedir? Süveydâsı şeydâ oldu nicedir…


Zulmeti boğardı senin şehlâ bakışın.

Demlerdim yâd-ı cemîl nimetini yapraklarla. Güzden düşer gibi kıyına, beyaz okyanusunda erirdim. Suların ne de sıcak, havan hep böyle güzel mi? Esâretimden eminliğine sığınmak, âhirimdeki umut oldu bana. Kovama “zemzem”, dalıma “hurma”… Çok dayanıklı değilim hâlbûki, yıkılırım “harameyn”taşlarına. Başım-gözümü özden sözüne verdim. Kerîm Kitâbı’nda heceledim ismini. İsmin, ne kadar sarıcı, alıcı. Yurdun, alımlı ve nârin. Hep burada kalmak isterim. Çıkarıp dünya giysilerini, âhiret esvâbı giymek isterim.

Tam ortada bir kara; kalbim, evim, gözbebeğim… Tam ortada bir kara; sonu gelmeyen emellerim. Tam ortada bir kara; beyt-i harem… Kafam, kazanlar kaldırıyor cihâna. Yıkılıyor bendlerim. Çöl yitiği elemler savruluyor rüzgârla. Dağınık odaların toplanması olur mu kumlarla? Âh gün görmemiş geceli başım! Sus, sus! İlk gördüğün ânda, ilk dua… Mırıldan, kabrine gül topla! Yutkunuyorum, unutuyorum Senden gayrısını Sevgili… Anam-babam ardımda kalıyor. Eşim-dostum uzakta. Ne hânüman, ne oda; evsizim ey Yâr, düştüm bahtına. Âh ne kadar üşüdüm!... Her karışı donduran zemheri, ölüyor dünya. Dünya… Fezânın boşluğunda bir kara…

 

Zulmeti boğardı senin şehlâ bakışın.

Goncanın açıldığı seher, bağışlanırdı kemtere ışığın. Açık kapılardan, pencerelerden gelenle yetinmezsen, çık damına aşkın. Gökyüzünün revnak gazelinde titre. Ney inlerken, rebap hareketlensin. İlâhice makamlardan iki yana uçuyor âlem; tutan kim, merak eden gelsin. Sola doğru düşünce baş söğüt gibi, açılınca eller servi misâli, nesîminde esiyor gülistan şehri. O Kara Gül’e vurgun olan varıp içiyle geliyor. Dolduruyor kabına bâdesini sevdânın. Boşaltıyor heybesinde biriktirdiklerini. Tavâf ede ede boşalıyor. İyice ovuyor üzerindeki yapışkan kirleri. Paklanınca aklığı zâhir oluyor. Bâtından doğunca, tennûresinden kavs çiziyor gölgesi. Her gölge, aslını arıyor. İhrama girenler, aşkın harem bağına girmiş mi oluyor…

Halecanda hâlâ bir susuş. Coşmuş afâkı âşığın bîhuş. Durmayan, yanan muma gark olmuş.İplik ipliğe bir incelme. Olur olmadık şeye kırılır olmuş. Derse oturmuş aşk, meğer onun elinde kalb-i rikkat, uzayıp kısalıyormuş. Sonraki ders, kırılmama. Mâdem ki; gergefine girmişsin bu yolun, delik deşik iğnelere sabır gerekiyormuş. O topraklarda çok imtihan geliyor insanın başına. Yalın ayak bir koşu. Saflarda çoğalma. Sanki mahşer, çeşit çeşit yüz. Allah’ım, ne kalabalık oldu içim, ben hangisiyim? – Hepsiyim! Yüz benim, ırk benim, dil benim! 


Zulmeti boğardı senin şehlâ bakışın.

Koş Hâcer!
İçindeki dip, not düşecek çöl karanlığına. Uykusundan sıçrayacak bir baba. Anneler, zemzemden ümitlerle büyüttü yavrusunu. Ki İblis denilen yoldan döndürmek içindi, yüreği O'nda olana sözü geçmedi.
Şimdi yüre
ğimizin kuytusunda senin sesin var Ey İbrâhim; "Hasbünallâh ve ni'mel vekil..."
Şimdi delik deşik düşüncelerimizde düş k
ırığı hâtırâlar...
Gel ve zaman
ın kesmeyen bıçağına Ekber Olanı söyle! Yıllardır birikene, göz danteli - yâr hediyesi göklerden gelene, Ekber Olanı söyle!
Kaç çocuk teslimiyetiyle yat
ırıldık O'na Kurban diye,gel ve birdir! O'nu birle!

Son Peygamberin ümmetinin kalbinde, gönderilen tüm elçilerin fihristi olmal
ı. Eyyûb kokan yanımdan, Yûsuf çıkartıyorum. İbrâhim mancınıkta, İsmâil'i kurban diye yatırıyorum, ölmüyorum.

Bana hece hece anlat, dünya kelimelerinden s
ıyrılarak bana bir tek O'nu anlat!Artık bu uzaklığıma dayanamıyorum. Yakınlaşmak istiyorum vechine Allah'ım...
Zulmeti bo
ğardı senin şehlâ bakışın.

/ Bak
ışının idrâkinde olan canlardan eyle hepimizi.

Bayramlığımız, aşkın olsun Sevgili…/



*Karîblikte kutlansın, mutlu olsun bayramımız.
 Dua ile...

 

 

 

Fâtıma Zehra MERİNOS








Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

27/11/2009 · Kategori: Y_relerim

 

 


Arefe gecesindeyim aşkın.

Hazırlığım, ey pür telâşım, yarın kurban olacaksın. Anneciğinle yalnız kaldığın bu vâdide, babana büyük emir indi ve bıçaklar bilendi. Belliydi  İblis’in vazifesi, yolcuları yolundan döndürmek. Oysa bilmediği gerçek, her taşlanışında içindeydi.

 

Aşk, yoldan döndürmez, yola döndürür!

 

Kaç kuytularındaki teslimiyete yüreğim; kıyâmlar ve kurbanlıklar tekbiri bayram şerbeti biliyorlar. Acının lezzeti gönül tadında,kaç kat açıldığını var git aşka sor!  Eksilerek büyüyeceksin. Ve yokluğuna bedel geliyor ihsan, inan buna!

Bugün Selâm Kapısı’nda olmayı istedim yüreğimle, en çok da Mina’da, Arafat’ta.

Geç kalınmış sonbahar takviminde koparılmış yaprağım. Arkasında neler yazıyor kâğıdımın? Hangi isimleri içmiş mürekkebin kalbi? Doğum sancısı mı bu, “gel!” dâvetine gitme isteği?

Yolumdaki şeytan ve içimizin şeytan yanlısından Sen bizi koru Sevgili…

...

Arefe gecesindeyim aşkın

Sabah olduğunda gözlerimi bağla

Ve aç ebediyyen Sana…

 

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

 

 



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/10/2009 · Kategori: Y_relerim




  "Ben aşk kervanı içinde sonsuzluğa doğru gece gündüz yol almadayım.”             
                                                                                                 -Hz.Mevlânâ-


Çöle düşmüş hasret adımları vardı  gecede. Rabtedilen yıldızlı hüzne gök olmaktı murâd…Bir ağaç gölgesi dinlenişte ağaç kurur muydu? Ve sorar mıydı bütün mahlûkât: Yolculuk nereye?

Eriye eriye ham kalmazdı meyve.Âteş renk verecekti,renk ise hayat…İffet pınarları  akacak, ark çoğalacaktı.Emsâli elifti susmuşluğu bol, ermişliği doğruluk olan dalın. Tekmil eczâsı bir tablacı duygularımın. Sinema koltuğundan hiç kalkmayan izleyici gibiyim. Vizyonda görüntüm. Gör, üzüntümde günah. Ellere ne gam; bana yazılıyor ayrılığın kâffesinin târihçesi. Takvim kâğıtlarında adımın dilekçesi. Maddesi mânâya akamamış çelimsiz gidişler...Tahakkum edici bir iç ses, emredici bir nefs. Zümremde firkat şirâzesi. Müntehâma dayanacak bir fânus titreyişi...Hîbe etmeliyim kendimden kendimi. Vîrân olmuş bir düşe üşümeler bırakarak...

Ey hasta! Hadi kalk; kalk ve titre, titre ve sokul. Aşk mektebine çağrıldın, gönlünde ezel ibâresi... Her şey bir rüyâdan ibâret, uyanacaksın imdi. Nefer olduğunu unuttuğun o günden beri seferdesin, adın seferî... Sefer tasında katık edeceğin bir umut var, mataranda gözyaşı şerbeti... Tuzluyu tatlı eyliyorlar bu bahar, haberin olmadı mı? Yer-gök seyrangâh, mürekkebin seyir defterine akmadı mı?

Posta kutusu dolu, her bakışın bir mektup. İçimin kuytusunda harfler grup grup... O vavın kıvrılışı, elifin ve he'nin dert yakan sadrı... Kaç kez yıkıldın, kaç kez bitti sandın zamanı? Bakraçlarda tıklım tıklımdı acı... Dünyâya patlamak mı yoksa çiçek olup açmak mı? Tütsüleri nereye sakladın ey hasta? Kokun gelmiyor kalbim; yolculukta bir yerlerde neye eğlendin? Rüzgâr, âvâze sessizliktir terasta... Yanına fazla eşyâ alma, kaldıramazsın! Hücre gezginisin, yerlerde duramazsın!

Nahîf yakarışların göç alan bir yörede. Tel örgüleri, sınır boyları, vize... Pasaportsuz  gezebilir miyim hüzün müzemi? Mâzimde bir ilâhi iz uğruna, görmezden gelebilir miyim süveydâ mahşerini?... Mülhem gel-gitlerde seyyah, rehber ister! Aç önümü ey aşk! Tercüme et hâlimi, yolumu göster! Nemli toprağımda nebâtât, ayrık otu garipliğinde. Yolculuk nereye, savrulmuşluğum eker mi beni her menzile? Duraksız mı kaldım sarmaşık sarılığında?

Güz güzlüğünü bilir iki gözüm; gelir mevsimsiz, üzgünüm. Yolculukta gariptir yürek, öksüzdür. Başı çöker böğrüne. Böğür, yeni yazılmış kitâbe. Evvelde olan ve şimdi bulunan bir mezar başı gibi, râyiha dolanırsa dört bir yanda, kabristan anne duâsıyla şenlenmiştir biline! Ölüler mi diri, diriler mi ölü, ne biline?

Kaderde Yûsuf kuyuda. Pay ettiler zindanı Züleyhâ'ya... Dâirelerin keşfi, samanyolu  sergisiydi. İç örgüsü bir keşmekeş, ortalık yalan, riyâkâr ve serkeş. Âlemi kurtarmaya gidiyordu, kendisi müebbet çilekeş... Bir zahmet ezele kadar git'dedim içime, içine yerleş... Yer bulamadım, yorgunum,ey ayakta kalmaktan tâkatsiz olan rûhum; özündeki cevhere dalgıç olma sözü ver!... Engerek vâdisinden altın tozu getiriver. Sim ve zere yakışır bir sözle, aşkın dilsizliğinde direnç kazan! İrkil ve uyan!... Uyandırılmayı bekleme! Vakit bile gezgin, emir almış gitmekte...

Dağ şelâlesinde mersiye okunur, ölüler doğrulur, duâlar buyrulur... Pâre pâredir leylî. Siyah ücrâ, beyaz kefen ve kundak. Doruklar, vefâ semineri. Kürsüde Kelâm-ı Hakk... Teçhizât, dürüst değnek; dergâh, halka halka zincir izi... Kabul edin kölenizi. Ey aşk; ciğerimde pişmiş bir somun gibi veriyorum heybemi...

Atım, çakılı kaldı bir yokuşta. Kaftanım sırmalı, mürassâ bir nakışta... Aklımı târ u mâr eden bu hengâmda, merkezde kudretli bir ses: "Fe eyne tezhebûn.../ Nereye gidiyorsunuz? O Kur'ân ancak bir öğüttür, bütün âlemler için. İçinizden dürüst olmak isteyenler için."(Tekvîr Sûresi,26-28)

***

Kanlı sayfalarda şehid olunan bir er... Seferde nefer olmek lâzım geldi, yevm-i aşk dirildi. Köpüklenen dalgalar ve kırılan kalemlerde koru aklını, tut saklını... Kirâmen Kâtibîn her dem yazıcı. Zeytûnî gök bezminde, kalbin reşhâsı ne âlemde? Tutyâ akar, ulyâ zemine. Derbederim, beyhûdeyim, bitkinim... Her yanımda acıdan mâmul alevler sarılı. Gidenler nasıl gitti de, ben kaldım geride? Gayb perdesi açılsa, sırrım kalır mı gecelerin diline?  Çapulcu derlerse bedesten girişinde, zünûbuma zonklayan bir ağrı kalır. Eşiğine düştüğüm aşk, tutar acûzeyi kaldırır. Her gençlik ihtiyarlıktan bir hâtıra taşır...

Yaşlı gelsem de çamurlanan yollardan, nikâbını zühremden aralar mısın? Şehbâl açar mı  şehlâ gözlerin? Muhtırası verilir mi bu bilmecenin? Çözemedim seni ey aşk; ne çok bağlanmışsın, şefkate mi karışmışsın, düğüm düğüm yanmışsın. Seyr ü seferimde tek bir adım bile atamazken ben; şehrâyin bir gülüşle ruhsatnâmeni yazmışsın. Topal olsam da ya da sürüngen, kızmazsın değil mi? Çok ötelere ilâhî bestenle güfte ederken gölgemi, içimin ışıklarına yedek enerji vererek," Yâr'dan uzaklık cân fenâlık" dersin,değil mi?...

Fenâ olduğumu bile bile yollardayım. Bekâma gün saymaktayım. Kekeme hâlimi de bilir bu yollar ama ben yolları bilemem. Cehâlet, ünitelerce çağımda. Yol tezkereme 'lâ edri' yazıyorum, derdimi soranlara tek kelime söylüyorum, bilmiyorum... Yolculukta büyük dertlerin anlatımı ne fayda? Aç haritayı, yol kendini anlatmakta!

İlk basamak,secde izinden kalma burak. Yol düz olsa da, dik çıkıyor bu sefer. Midenden kalbine, kalbinden göklere; fikriyâtın ayakları, haydi ileriye! Derûnumdaki gezegenlerde seyrân eyliyorum. Gözlerimi açıyorum bir rüyâdan uyanmış gibi kalbimden kalbime göçüyorum. Kabristan bekçileri dikiliyor önüme, birer Fâtiha ile hayâta yeniden başlıyorum. Ey Aşk; doğum yerim neresi? Çadırlar,çimenler, şehirler... Memleketim hangisi? Mim sıcaklığında, buralı değilim; susuyorum! Seyyahım; yıllardır, aylardır, yollardır gidiyorum... Bir arpa boyu yol almamışım. Çulsuzum, fakirim,kendimi sultan sanmışım. Katmanlı sanrılarda hasarzede yüreğimi sarraf diye kanmışım. Vehmim devirler geçirmiş, selsebil ağlayışlarda vefâtlar kazanmışım...

Bugün kumbaramdan bir ölü daha çıktı. Yine de esîrim nefse, standart med-cezîre... El-pençe dîvanda Ol Şâhın huzurunda, gâfil cânımın hüzzam makâmında ömür barajımı dolduruyorum. Dostlar 'yolculuk nereye' dediğinde sükûtumu sunuyorum. Hâl böyleyken bile yaz yaz neticelenmiyor kavruk hazanlar. Müptelâ olmuşum gizli tünellerin, leyl geçitlerin gedâlık bildirisine... Tasmamı asıyorum; Allâh'ım, aşk kervanına "yolcu" diye rûhumu sunuyorum.

Kestirme yolunu öğret, açıkta bırakma bizi. Tâdât et sevdiklerinle, zillete verme biletimizi. Nâmütenâhi hazinende nasipli kıl sessizliğimizi. Âdâbınla edepkâr eyle bâtın ve zâhirimizi. Vefâna ver de bizi, ellere verme... Tazarrûmuzu yol hâllerimizdeyken koru. Birine müracaat etmek her dem elzemli.

Münâcâtımız çöle düşmüş hasret adımlarımızdır. Murâdımız, raptedilen yıldızlı hüzne gök olmaktır. Esfel-i sâfilîne dûçâr eyleme bizi... Yersizlerin yerde işi ne? Yolculuk, ezelden ebede... Ebed, Allâh yârenliğinde...

"Ben aşk kervanı içinde

sonsuzluğa doğru gece gündüz yol almadayım."

...

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

Ay Vakti Dergisi, sayı: 87 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

6/10/2009 · Kategori: Y_relerim

 

 

 

 

 

 

 

 


Hayatın uykusunu kaçırandır anlatamadığım. Can yarıklarını kapatarak oyandır. Usanmışlığı ağartan, yitikliği sağaltan fecirlerde bulanıklığı kovandır. Destur verip zaman perdelerine, edebin huzuruna gözlerimi bırakandır. Hikâyeler bulurum çölden gelen ve taşıyan çöle beni. Mataramın son damlasına kadar yudumladığım hasretler vardır. Odalar açılır kapılardan sonsuzluğa. Göreceğim sîmalarda canım saklanır. Sürgülü sanrılardan kıraç arazilere yuvarlanırcasına acıyan yalnızlığım, bir bankın kucağında fikirlere açılır. İşçiliğine sıvar kolları ruhum, aşk döker şelâlesini zilzâlden. Bu hâl nereden demeye vakit olmaz. Yaslanmadan yakar gece fitilini, loştan serpilir avuçlarıma hayâlin, bir kez daha kendimden geçmişim…


Göz kapaklarımda ağırlığın çalar kapımı. Âyine-yi kalbime birdenbire çıkan sen, sayıları iptal edersin geçtiğin yerlerden. Saymayı bırakırım, bu ilk gelişindir, hiç gitmemişliğindir, sevmişliğindir. Alnımın açıklığına, ‘burada konaklıyoruz’ dersin. Güneş batmaz olur, atmaz olur içim dışarılara beni. Eşiğin sırlı bir geçittir, varlığımsa o eşikte rindâne. Bahsi geçmez olur tekilliğim tek hecede. Senden ibaret bir dünyaya açılırım. Sana senin dağlarını anlatmaya yeltenirken bütün çırpınmalarımın anlatamamaktan kaynaklandığını çok geç anlarım. Sen varken bir sen daha değil, ancak susmak kadarım.

Bağrımın gömülü toprağı açılır semâ zikriyle. Anışlarım senin sevişlerine yakın dursun diye bakarım. Bakan her gözden düşerim, baktığın gözlere yükselirim. Gece örtüsünü araladığında, üşüdüğümde ve ısıtışlarında, birbiri arkasına gelen ve hiç bitmeyen vefânda bedenim kandan kulesini yıkar. Yakan kimdir, yanan kim ayırt edemem. Onaran kimdir, kimdir ömrüme merhemsiz bir yâre süren. Ölmek mümkün müdür, aşk şehidi olmak duasındayken.

Dünya çepeçevre kuşatır da çeker eteklerini düşüncelerimin.  Güzden gelirim sana, amansız hastalıkların dönemeçlerinden bir eman dileyerek, o keskin cümleleri tek bir kazanda kaynatır da boşalan tahta kaşığımı sunarım sana. Helâl rızıktır aşk, kazanmak can bahası olsa da.  Aşksa bilmediğim harflerde bildirilen, aşksa geliş seyirlerinde gitmelere niyetlendiğim, feryadımı aşan yolları deviren aşksa; söyletmeyi bırakır isyan, susturur beni. Buzsam, sularına dalmışsam; haykırışlarım bunca ve dağlarca kime ki…

Kaldır at sensizliğimin utandıran demini. Tebessüm lâtifliğinde bürdene sarınayım. Gece çıksın, gece kaçsın, gece ne yapsın sen haber ver aşkından. İki yana koparılan başımdan çıkan bu ses, bu inilti, bu nefes… Verilmek içindir âşığın âhı, yâreye damlar her bir günahı. Akarken yakan, nedâmet dolu vefâ kıyılarından tüterek sabaha varan, sabahı yâr olan âşık yardığında kalbini, kaçar uykusu hayatın. Gözler açık ve rüya artık seçiktir. Yanılgılar çağında dosdoğru bir ses var ya, o aşktan başkası değildir. Doğrul, bükül, kapan yüreğim; an, nokta depremindedir. Sonsuzluk seslenişinde aşk, seni beklemektedir…


Fâtıma Zehra MERİNOS

http://korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=1618

 

 

 

 

 


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Şarkılar