14/12/2009 · Kategori: Mihm_n

 

 

Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma.

Karanlık karanlığa düştü. Gece gecenin üstüne indi.
Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni. Taşlar toz oldu; özlemin taş  kesildi. Gözlerine zincirlediler gözlerimi. Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı.Yandım.Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş.
Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum. O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi
dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği bana. Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ. Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.

 

 

Senai DEMİRCİ




 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

11/9/2009 · Kategori: Mihm_n


 

Hayâtımın kısır döngüleri, hangi müzmin yaranın kışrı idi; yaşamadan bilebilir miydim? Uzayda yankılanan sesim, muztar feryatlarımın aksi sadâsı ve sadrıma bir inşirâh niyetine tuttuğum uyku oruçları…

Sene-i devriyesi geçiyor acıların; ama geçiştirmiyorum içimdeki tortularını… Ağır ağır yudumladığım bu kekre lezzet, başımı öne eğdirse de; yazamayabilseydim, bunu yapabilirdim evet… Ama yine de, bu kekre lezzet; rûhuma bir tâltif gibi… Mahcup ve kırılgan akislerimi, aşkla tasfiye etmeli…


Vakt ikindidir, bir Eylül ikindisidir yani.
Üşümelerimle büzüşüp, inzivâya geçmeye meyillenirken; Eylül’e gül düşştür!.. Eylül, Ramazan ile güle döşştür ve döndürmüştür kara sevdâları; aşkın lâhûtî semâlarında, derûnumuzdaki sancılara sertâc olmak için gelmiştir.
Bunca yıkıntı ve hâralarda harmanlanan küheylânların hazırlık a
şaması gibi; rûhum,  sığğından çıkıp çığğa döşğü dem gelmiştir ve düşştür Eylül’e bir gül… Ömrümün düşüne düşsün diledim!..

Çiçeklerin şâhına yakışır zarâfetle ve şebnemlere şâyeste bir letâfetle konuktur gönül hâneme… Hırçınlığımı, çok sesliliğimi, yitik bilincimi ve tüm beşeriyetimin şaşan hâliyle kabullenir beni; gelir, oturur bağrımda… Kalemime mürekkep, yazıma ilhâm, yüreğime yâren gibi…

İptilâ sirâcında sarmalı yaraları… Yalımlarım yalınlaşmadan; kalp sadağımda biriktirmeli cümle cümleleri… Hercümerçliğim, mesned bulsun sonbahârın araladığı sonsuzlukta… Aşk, ağırlanmaz ki; ağrısız ve azıksız bir sadırda…
Gazellerinden kapı araladı Dedem, giriftâr g
öz pınarlarıma… Dedem’in yaktığı türkülerde âh’ım kaldı; Dedem’den mîras, susamamaktı… Susamadım ve figânlarımın fersûdeliğinde susuzluğum arttı aşka… Arıtmalıydı gönlümdeki kesifliği ve uzaklarda değil, gönlümde idi arıtma tesisi de, bilemedim Dedeciğim… Bilemeyişlerimle bilendim ferdâlara… Şu iniltili ve titrek sesim, avaz avaz aksetti istikbâlin kayıtlarına!..

Eylülleşen ömrüme düşen gülü yitirmemek için; müptelâlığın kavislerinde akladım karalamalarımı… Çiziktirdiklerim, topu topu bir “âh”; Dedem’in hâtırası…
Da
ğdağalı hayâtımın duldası ve giryân gönlümün payandası olsun diye, yirmi dokuz yaprağı olan bir gül düştü Eylül’e… Eylülleşen ömrüme…

 

/ Kutlu olsun Ramazan Gülümüz.

Aşk ile…/


Zeynep Dilyâre

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

21/8/2009 · Kategori: Mihm_n

 

Oruç, metafizik âleme açılan pencerelerin ortamıdır mümin için. Fizik karartıların gönül ışığıyla silinişi. Öteleri görüş ve ötelere eriş, maddi perdelerin inceltile inceltile öteyi gösterir hale getirilişi. Oruç, yaşadığımız günlük ve gündelik hayatı adeta bir rüyaya çeviren mutluluk anahtarı. Kanatlanan gün demek oruç ayının gündüzü. Yerçekiminin etkisinin kayboluşu sanki benliğimiz ve eşyamız üzerinde. Namazla, duayla birleşince oruç, büsbütün renklenmiş ve güçlenmiş olarak bizi, fizikötesi donanımların yıldızlı harmanisine bürür.

Kalbimiz, islâmın kişi için tayin ettiği edimlerle mümin kalbi haline gelir. Oruçla, namazla, hac ve zekâtla, kalb, kalb olur. İnanç, kalbde bu tür tecrübelerin tekrarıyla kökleşir. İnançtan davranışa, davranıştan inanca sürekli bir akış, oruç, namaz ve hac gibi ibadetlerin sağladığı bir kan dolaşımıdır. Sebepsiz değildir oruç, sebepsiz değildir namaz. Mümin kişiliğinin oluşması için temel taşlarıdır. Bina, ruh binası bunlarla kuruludur. Maneviyatın kalesi, bunlarla yıkılmaz olur, pekişir.

Zaman, insanı hep ölüme doğru götürtürken, ramazan gelir, diriliş ayı başlar. Oruç ayı insanı ölüme değil, diriliş aydınlığına götürür. Ab-ı hayatta yıkanmaya, çiğ tanesinde göğü seyretmeğe ve gökkuşağının altından geçmeğe. Oruçsuzluk ne büyük bir boşluk olurdu, oruç zorunlu olmasaydı mümin için. Tek kişiyle başlar ve biterdi o. Oysa, ramazanda tüm Müslümanların bir ay oruç tutması, orucu toplum olayı haline getiriyor. Somut hale geliyor toplum ortasında oruç anıtı.

Tabiatı daha iyi hissetmek ve dinlemek, onun söylemek istediğini daha iyi anlamak için oruç mucizesine sahiptir Müslüman. Kavramların yeniden yoklanması, tanımların yeniden yapılması için çıkarılmış bir davetiye gibidir oruç gündüzleri ve geceleri. Ve her yıl zayıflayan toplumun din bağı, yeniden güçlenir onunla. Dinin kası ve damarları çalışır hale gelir.

Oruç, insanı, yeniden varolma, yeniden yapılanma, yoğrulma yolunda bir ay süren bir çileye tâbi tutar. Riyazetlerin en güzeli, en ilâhisi, en içlisidir o. Oruç, ruhun, madde üzerindeki zaferini ilân için verdiği bir savaşın adıdır. Zorludur bu savaş. Sonunda, hasat derlenir bu iradenin savrulduğu harmandan.

Hırsla, ihtirasla dünyaya bağlanmanın, adeta ahireti unutmanın mevsimlerinin geçtiğini, din gününün geldiğini ilân eden bir sancaktır çekilmiş insanlık ufku burçlarına oruç. Oruç, dereceler halinde, belli sürelerde dünyanın tatil edilmesi demektir insan için. Ve ahiretin
örtülerinin kat kat açılması demek.
Süreklice bir gidiş geliş, bir med cezir dünya ile ahiret arasında. İnsan, bu gidiş gelişledir ki en büyük ilerlemesini yapacaktır ruh ve maneviyat alanında.

Çağımız, sadece maddi sağlığa önem veren bir çağ. –Gerçi o da bugün hiçbir çağda olamayacak kadar tehlikeyle karşı karşıya.- Ruh sağlığı, beden sağlığından önce gelir. Çünkü: beden sağlığına dikkati de, ancak ruh sağlığı olanlar gösterecektir. Oruç, beden sağlığı için de tükenmez bir sıhhat hazinesi gibi etkide bulunmaktadır. Gıdaların tazelenen idraklerle alınması, herhalde vücudun dirilişinde birinci uyarı ve bilinç yerine geçecektir.

Ay gelip ramazanı getirdiğini müjdelediğinde ne kadar sevinsek azdır. Bize Müslümanlığımızın daha bir güçlenip ilerideki yıllara geçeceğinin garantisini getirmiştir çünkü. Bize, gündüzü ve geceyi tüm anlamıyla getirmiştir. Namazları, sabırları ve şükürleri, hamdleri getirmiştir. Rızkı, rızk düşüncesini ve tevekkülü getirmiştir. Nimet fikrine erdirmiştir bizi. Oruçla namaz arasında da büyük yakınlık vardır. Sanki namaz, orucun, insan uzuvlarına yerleşmiş bir ruh olarak, kımıldamış ve kanatlanışından meydana gelmektedir. Oruç da, namazın süzüle süzüle bir buğu olup ruh, beyin ve kalbi tutmasıyla oluşmakta. Bunun için adeta birbirine âşıktırlar. Birbirlerini çağırıp dururlar hep her bahaneyle. Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.




Sezai KARAKOÇ

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/8/2009 · Kategori: Mihm_n

 


2002 yılında, Cogito’nun 32. sayısında yayımlanan bir söyleşisinde (Bkz : Safa Mürsel vd.) ‘bir aydının namusunu muhafaza etmesi son derece güçtür’ diyordu. Cemil Meriç, dergiler için kullandığı ifadesiyle, ‘hür tefekkürün kalesi’ idi.


Ahrete göçeli 22 yıl olmuş. Çeyrek yüzyıla yakın.
Bendeniz kendisini hiç göremedim. Haluk İmamoğlu, Safa Mürsel, Cemal Uşşak ve özellikle Muhsin Demirel’den çok dinledim.


Muhsin ağbi, Hattat Hamid’in, Cemil Meriç’in ve daha bir çok kıymetin huzurunda bulunma şansını yakalamıştı. Demirel’in, Risale okumalarına ilişkin anılarını ilgi ve heyecanla dinlerdim. Bilhassa, Muhakemat’ın Mukaddime’sine dair yorumları çok ilgimi çekmişti.
Muhakemat’ı onlarca kez okumuş biri olarak, Mukaddime’de neden Bediüzzaman hazretlerinin oldukça ‘iddialı’ bir dil kullandığını, Meriç’in bu yorumundan sonra anlayabilmiştim. Osmanlı ilim (medrese) geleneğinde, ilim minderine çıkacak olanların, böylesi bir iddianın sahibi olmaları halinde, Muhakemat’ın önsözündeki gibi bir dil kullandıklarını söylemiş Meriç. Demirel, onlarca sayfa okuyormuş, merhum Meriç, o güçlü hafızasına aldığı ‘malzeme’yi kısa bir sürede tasnif ediyor ve onların kavrayabileceği biçimde özetliyor, yorumluyormuş.

Meriç’in bilinmeyen yönlerinin keşfi ise, Dücane Cündioğlu beye nasib oldu. Bir yazısında (Yeni Şafak, 05 Ağustos 2006 ) belirttiği üzere, “bugün ‘Cemil Meriç’ dendiğinde akla gelen, 70'li, 80'li yılların Meriç'idir; 60'lı yılların Meriç'i henüz keşfedilmeyi bekliyor. 40'lı ve 50'li yılların Cemil Meriç'inden hakkıyla haber veren bir kaynağı, evet, bir tek kaynağı bugün değil tesbit, tahayyül bile mümkün değildir ne yazık ki. Neden? Çünkü Meriç, hâlâ çocukça ilgiler tarafından tüketilmektedir de ondan. Tercüme ve tenkid edebiyatımıza katkıları açısından nisyana terkedilen Meriç'i, meçhulün karanlıklarından çıkarmak için bugün elimizde bir ‘Cemil Meriç Haritası’ bulunsaydı ne iyi olurdu, ama yok!”

Geçen yıl, Dücane beyin ve Ümit Meriç hanımefendinin çabalarıyla,13 Haziran 2008, Cuma günü, vefatının 21. yıldönümünde, Üsküdar Belediyesi, tarihî bir anma toplantısına ev sahipliği yapmıştı : ‘Üsküdarlı Bir Entelektüel: Cemil Meriç’ Bağlarbaşı Kültür Merkezi’ndeki bu toplantıya, arzu etmeme ve çağrılı olmama rağmen maalesef katılamamıştım. İştirak edemediğim için üzüldüğüm bir toplantı olduğunu, katılanları dinledikçe daha çok anladığım, son derece yararlı, işlevsel ve ‘hasbi’ bir çalışma idi. Başbakan’ın da katılarak bir konuşma yaptığı toplantı, Dücane beyin gramın binde birini tartan hassas teraziler kadar duyarlı, titiz ve sabırlı, bir dalgıç gibi ısrarlı ve keşifçi çabalarının meyvelelerinin sergilendiği bir çalışma olmuş.

Cemil Meriç’in ‘eser’leri arasında biri var ki, kıymeti anlatmakla bitmez : Ümit Meriç. Sadece birikimi ile değil zerafeti ve imanı ile de bize sürekli ders veren Ümit Meriç hanımefendiden bir Cemil Meriç yorumu bekleme hakkımızı mahfuz tutuyoruz.

Cemil Meriç, benim kuşağımı, ‘Bu Ülke’siyle, ‘Kırk Ambar’ıyla, ‘Mağaradakiler’iyle, ‘Ümrandan Uygarlığa’sıyla ve ‘Bir Facianın Hikayesi’yle özellikle etkilemiş bir düşünce adamı idi. Daha çok ansiklopedistler gibi, bize, Doğu’dan, Batı’dan, Uzak ve Ortadoğu’dan, tarihten, gelenekten, edebiyat, sosyoloji, tarih ve felsefeden bilgiler, belgeler, anekdotlar, yorumlar aktarmakla kalmadı, duruşu, tecessüsü, ilgileri ve yaklaşım biçimi ile de dersler verdi. İdeolojilerin, şuurumuza (idrakimize) giydirilen deli gömlekleri olduğunu söylediğinde bu gömleği büyük bir şehvet veya gafletle giymemiş olan bir Allahın kulu yoktu.
O zamanlar (seksenli yılların ilk yarısı) ‘Türkoloji’ öğrencisi idim. Edebiyatı, sosyoloji, felsefe, tarih ve tasavvuftan yalıtılmış, ideolojik kalıplara hapsolmuş bir öğretici kuşağın kılavuzluğunda okuyorduk. Oysa Cemil Meriç, bizi, sağır ve cahili olduğumuz nhice yerli-yabancı dünyaya ısrarla çağırıyordu.

Sadece bunu yapmıyordu. O’nun, o zamanlar sadece yüceltilen bir değerimize, Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti’ne ilişkin yazısını okuduğumda nasıl bir tecessüse ve eleştiri biçimine sahip olduğunu hayretle görmüştüm. Eleştiri geleneğimizin (varsa böyle bir şeyimiz) bu, en güzel örneğini öğretmenlik yıllarımda, öğrencilerime defalarca okuttum.

Adalet Ağaoğlu’ndan Attila İlhan’a, Celal Nuri’den Nazım Hikmet’e, Marks’tan Ahmet Midhat Efendi’ye, kadim Hint bilgeliğinden sofestailiğe, Bediüzzaman’dan Peyami Safa’lara, Tarık Buğra’lara, müthiş bir ilgi alanı, bir merak ve dikkat, bir zihinsel çaba, bir tenkit, bir teyakkuz…Bu, sadece Cemil Meriç’te gördüğümüz, önyargısız, insaflı, yorucu, bir o kadar da yol göstercisi aydın tutumudur. Bu tutum, o çok önemsediği ‘aydın namusu’ gereğidir ve ülkemizde oldukça zayıf olan bu meziyetin güçlenmesine hayli hizmet etmiştir. Bu anlamda Meriç’in, kendine has, biricik bir damar olduğu mutlaka söylenmelidir.

“Mahkemede Marksist olduğumu haykırdığım zaman, tek işçinin elini sıkmış değildim” diyen Meriç, bir otobüs yolculuğunda yanındaki öğretmenin, ‘sen yabancısın, bizden değilsin!’ uyarısını aldığında ömrün kırılma noktasındadır :  “Konya yolculuklarımda ilk defa olarak başkası ile temas ettim. Başkası, yani, kendi insanım. Kaderin karşıma çıkardığı genç üniversiteli "sen bizden değilsin" dedi. "Sen bizden değilsin"! Evet, ben onlardan değilim. Ama onlar kimdi? Uçurumun kenarında uyanıyordum. Demek boşuna çile çekmiş, boşuna yorulmuştum. Bu hüküm hakikatin ta kendisi idi. Tanzimattan bu yana Türk aydınının alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: aldanmak ve aldatmak. Senaryoyu başkaları hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı. Ama bu ütopya sonuna kadar yaşanmadıkça, gerçeği görebilir miydik? Kalabalık, kayaya yapışan bir midye şuursuzluğu ile geleneklerine sarılmış, cebin ve uyuşuk. Arada bir uyanır gibi oluyor. Sonra tekrar dalıyor derin uykusuna. Avrupa'yı tanımamak, gaflet. Avrupa'yı tanıyan, ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız? Gerçeği görmek hatayı sonuna kadar yaşamakla mümkün. Yığın Avrupalılaşırken, aydınlar Türkleşmeli. Ve çalışmağa başladım. Spinoza kırk dört yaşında ölmüş. Nietzsche kırk dört yaşında delirmiş. Ben yolumu kırk dört yaşından sonra buldum.”


Din’in daha çok irfan, irfanın ise bilgi değil aşk olduğunu kavradığında bir kavşakta idi Cemil Meriç. Kronolojinin, aptalların tarihi olduğunu zaten önceden biliyordu. Medeniyetimizin durdurulmuş olduğunun farkında idi. Ölmemişti, uyuyordu, kendi ifadesiyle, zaman zaman rüya görüyordu. Bu medeniyet birikimini fark ettikçe yalnızlığı arttı. ‘Kendini tanımak, marifetlerin marifeti’ dediğinde, o muazzam birikimin içine düşmüştü.
Kültürden İrfana…O’nun yorgun, çaba ile, çalışma ile geçen çileli ömrünün özeti bu idi. Şöyle diyordu : ‘İrfan, düşüncenin bütün kutuplarını kucaklayan bir kelime. İrfan, kemale açılan kapı, amelle taçlanan ilim.’ Bundan daha güzel bir armağan olabilir mi?


Kitaplar arasında geçen, bilgiyle, kelimelerle, nakille dolu bir hayatın böylesi bir bilgelik bahçesine ermesinden daha güzel ne olabilir?

Meriç, akıldan gönüle, bilgiden irfana ermiş bir dervişti. ‘Aldatmayan tek sevgili var dünyada: mutlak güzel’ deyişi bundandır. Kitabın ise, ‘istikbale yollanan meçhul’ olduğunu biliyordu.

Ondan kalan kitapların en muhteşeminin Jurnal oluşu bundandır. Zira, insanın düşünme macerası, kendi derginin hikayesidir. Hele varılan şey, ‘kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur’ ise…

Ölümünden yirmiiki yıl sonra, başındaki göz kapanmış ama içindeki göz açılmış bu çilekeş düşünce adamını, kendi kelimeleriyle selamlıyorum :
“Bir çağın vicdani olmak isterdim, bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim, kelimeden, sevgiden bir köprü. Sanat düşüncenin, düşünce mukaddeslerin emrinde olmalı. Hakikat, mukaddeslerin mukaddesi.. Hakikat ve sevgi.”

 

Sadık YALSIZUÇANLAR

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

30/7/2009 · Kategori: Mihm_n

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


“Bizler, Allah Teâla’ya ulaşmada bir vâsıtayız.

Bizden kesilip asıl maksada, Cenâb-ı Hakk’a bağlanmak gerekir. Gerçek mürşitlerin yolu budur. Allah’a vasıl olan arifler, diğer insanlara bu işte rehberlik ederler.

Onlar bu yolun çocuklarını önce hakikat beşiğine yatırıp sıkıca bağlarlar. Vuslata kadar onları terbiye sütü ile beslerler.

Cenâb-ı Hakk’a vuslat hâsıl olunca, özel bir şekilde bu takip ve terbiye işini keserler. Böylece müritlerini Allah’ın huzurunda kabul görmüş, mahrem daireye girmiş birisi yaparlar, aradan çıkarlar.

Artık bundan sonra müritler, arada bir vasıta olmaksızın Allah’tan ilim ve feyiz alacak hâle gelirler, buna güç yetirebilirler. İşte bu hâle ulaşmak bir mürşid ile mümkündür.

Böyle bir hâli elde eden kimse, sonsuz bir ömür bulsa ve bütün ömrünü bu nimete şükür için harcasa yine de bu nimetin şükrünü yerine getirmiş olamaz.”

 

ŞÂH-I NAKŞİBEND (K.S)

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/7/2009 · Kategori: Mihm_n



 

Yalsızuçanlar’ın Ağustos başında Timaş Yayınlarınca yayımlanacak olan yeni romanı Üstad’tan bir bölüm...

 

 

7.

 

O gece bir rüya gördüm efendim. Trendeyim. Senin de aynı trende seyahat ettiğini söylüyorlar. Hemen fırlıyorum. Üçüncü mevkide, bir kompartımanda sekiz kişi oturmuşsunuz. Pencere kenarındasınız. Kapıyı açtım. Elini öpmek için davrandığımda, yolculardan biri diklendi, ‘sen kimsin?’ dedi, iterek dışarı çıkardı. ‘Ben’ dedim, ‘efendimin eserlerini dağıtıyorum…’

Sen, duyunca kalkıp dışarı çıktın. Koridorda karşılaştık. Elini iki kez öptüm. Gül kokuyordun. ‘Elimi öp, şekeri öpme’ diye çıkıştın. Baktım, avcunda dedemin her Cuma, namazdan sonra şalvarının cebinde getirdiği rengarenk fasulya şekerleri…İkisinde de meğer onları öpmüştüm. Üçüncüsünde elini öptüm, uyandım.

 

8.

 

Sen de benim yaşımdayken bir rüya görmüştün.

Onu bize anlatmıştın.

Kelimelerinin neden bu kadar şifa verici olduğunu onu okuyunca anladım.

Ama rüyanı sen anlat…

 

Birinci dünya savaşından az önceydi. Gerçek bir rüyada gördüm ki, Ararat denilen ünlü Ağrı dağının eteğindeyim. Birden inanılmaz bir şiddetle infilak etti, dağlar gibi parçaları dünyanın dört bir yanına fırlattı. O dehşet içinde baktım, annem yanımda. Dedim, ‘Ana korkma. Allah’ın emridir, O merhametlidir ve her işi hikmetle yapar’.

Bu haldeyken birisi belirdi ve bana, buyuran bir sesle,

‘Kur’ân’ın icazını açıkla, onu insanlara bildir’ dedi.

Uyandım. Anladık ki büyük bir sosyal deprem olacak, Kur’ân’ın çevresindeki surlar yıkılacak. Kendi kendini savunacak. Kur’ân’a hücum edilecek, i’cazı onun çelikten zırhı olacak. Ve bu icazın bu zamanda açıklanmasına haddim olmaksızın ben ereceğim..

 

9.

 

Hiddetlendiğinde ve zikrettiğinde sesin top güllesi gibi çıkarmış, tanıklardan dinledim.

‘Şekeri öpme’, derkenki sesinizi hiç unutamıyorum. Bugünmüş gibi kulaklarımda.

Bir öğrencinden dinlemiştim. Namaza girerken istiğfar eder, üç kez ‘İlahi Ya Rabbi!’ dermişsin. Sonra tekbir alırmışsın. Tekbir alınca ev sallanırmış. Odadaki eşyalar hareketlenirmiş. Pencereden dalları görünen ağacın tesbihi de sana katılırmış.

Bunları masalmış gibi dinliyorum.

O’ndan başka ilah yoktur derken de öyleymişsin. Ulu Çınarın yanında kaldığı evin sahibi Hafız Ahmed’i karısı telâşla uyandırmış: ‘Kalk, evde bir şeyler oluyor’ demiş. Hafız Ahmed uyanmış, dikkatle dinlediklerinde, senin, birlik kelimesini tekrar ederek zikrettiğini, bundan dolayı da evin sallandığını fark etmişler.

 

10.

 

Bütün bunlar bana çok ağır geliyor. Bunları anlatmak istemiyorum. Hatırladıkça ağırlaşıyor. Taşıyamıyorum. Sen efendim, elindeki tılsımdan biraz lütfetsen…Bu muammaları çözemiyorum. Neden istemeden kendime ve başkalarına bu kadar acı verdiğimi anlamama yardım etsen. Dev-Genç’i terk edip Menzil’e bağlanan ağbim sürekli, ‘nefis oğlum’ derdi, ‘nefsine uyarsan böyle olur…Rabbine uyacaksın, hepsi bu, formül hazır.’

Oysa ben nefis nedir bilmiyorum ki efendim. Allah’ın insandaki en büyük oyunu nefistir, diyorlar, ben bunu da anlayamıyorum. Nefis kimdir, neden bize bunları yapar, ona uymamak için neler yapmak gerekir, bilmiyorum.

Bunca yıldır seni okuyorum ama bir şey anlayabildiğimi söyleyemem. Senin sözlerini anlamak o sözlerin gerisindeki deneyimleri tatmaktır sanırım. Ama onları hiç tatmadım ki.

Sadece olup bitenlere bakıyor, bir şey göremiyor, acı çekiyorum. Gözlerim perdeli görüyorsun. Bu perdeler bir aralansa…geride ne var bir görünse…bir açılsa…bir cilvelense…bir görsem…bir anlasam…bir bilsem…bir tatsam efendim…bir tadabilsem…o huzuru bir nebze tadabilsem…nedir o …bilmiyorum efendim hiçbir şey bilmiyorum…iman nurdur diyorsun...nur nedir ki…tılsımdan söz ediyorsun…muammadan…Allah diyorsun bu alemde her şeyi birbirine bağlamıştır…şeyler arasında görünür görünmez bağlar vardır…o bağlardan birkaçını gördüm…biliyorum efendim…birazcık tattım onları ama her şey nasıl her şeyle bağlanmıştır…neden ömürleri kısa…niçin ölüyorlar….kendilerini kısa bir süre gösterip neden o sonsuz belirsizliğe gidiyorlar…bunun hikmeti nedir…hikmet nedir…geriye dönüp bakıyorum, şimdi, kırk yedi yaşımda…odamdayım…bilgisayar başındayım her zamanki gibi…kızım bir kezinde, babam yazardır, ne zaman görsem bilgisayarın başındadır, demişti…bir pencerem var efendim, küçük, dar bir pencere…sadece kayısı ağacının dalları yaprakları görünüyor…onlar da üç ay önce yoktular…kupkuru idi dalları…ona bakınca soğuk bir şey görüyordum…ayrılık gibi…dedemin teneşirdeki ölüsü gibi…cansızdılar…şimdi yeşiller…ter ü tazeler…ama biliyorum onlar da gidecekler…onlara bakınca bir tören, bir şölen hazırlanmış sanıyorum…senden öğrendim bunları…bu kelimeler sana ait…sana ait olan bir şey belirince benim kelimelerim sönükleşiyor…solgunlar…ölü gibiler…bakıyorum ağaçlara, çiçeklere bakıyorum…taşlara…araçlara…yollara…binalara…bahçeli bir evdeyim şimdi efendim…bahçedeki otlara, çiçeklere, çiğdemlere, kekiklere, soğanlara, nanelere bakıyorum…kayısı, dut, erik ağaçlarına…çocukluğumdaki ağaçlar gibiler ama onlara baktığımda bambaşka şeyler görüyorum…eski göz değil…eski ben değilim efendim…çok değiştim…çok kirlendim…çok yoruldum…çok dağıldım…parçalandım…gözlerim artık eski renkleri görmüyor…eski kokuları duyamıyorum…ama buyurduğun gibi sanki bir törene hazırlanmış, bir şölene, bir sergiye çıkacakmış gibi süslenerek gelmişler…oysa kimisi birkaç günde hatta birkaç saatte görünüp kayboluyor…bu neden böyle oluyor…böyle kısa bir zamanda görünmelerindeki amaç nedir…neden ölüyorlar…niçin ayrıldık biz efendim…onu çok seviyordum oysa…onu çok üzdüm…onu üzdükçe kendi canımı yaktım…sen Barla’da, karakolun karşısındaki evinizdesin şimdi…önündeki ağaçta ne çok hatıran var…yıllar sonra orayı ziyaret ettiğinde öğrencilerinden izin isteyip bir vakit içerde yalnız kaldın…hani geceleri hiç uyumadığın, sürekli kullukta bulunduğun, zikrettiğin, yakardığın, seccadende dizüstü iki büklüm kendini aradan çıkararak sabahlara değin ağladığın odada…öğrencilerin ağladığını işittiler…içeri giremediler…sonra çıktın…evin önündeki çınar ağacına gittin…orada ne çok anın vardı…ağacın dev gövdesine, gözeneklerine….kabuklarına…dallarına…yapraklarına sinmiş ne çok sesin vardı…ne kadar çok rikkatine dokunmuştu…onlarla birlikte ne çok zikretmiştin…senden bir gün olsun incinmemişlerdi…seni ne kadar çok seviyorlardı…sana bu rahmet çok gelmiyor mu…sen aşkın rahmetiyle yıkanmıştın…sonra Allah’ın bağışı erişti ve canlıların dünya denilen bu dersaneye gelmesinin bir sırrını keşfettin…keşif açılma mıdır efendim…açılan ne idi…her şeyi bir mektup gibi gördün…bir harf, bir kelime, bir cümle gibi…bir kitap gibi…görünüyorlardı, kendi sırlarını açıyor, kendilerini okutuyorlardı…ilahi bir şiir, bir çağrıydılar….insanlara görünürler, kendi gizlerini duyurur, okuturlar…sonra, giysilerinden soyunurlar, harfleri yok olur, buharlaşırlar…bu hikmet sana bir yıl kadar yetmişti…sonra eşsiz bir sanatla yaratılmış olan canlılardaki mucizelerin kapıları açıldı…anladın ki bu çok ince ve olağanüstü sanatın incelikleri sadece bilinç sahiplerine görünmek ve okunmak için değildir…gerçi her varlığı, şuur sahibi herkes seyreder, okur ve anlamına sızmaya çalışır…ne var ki hem insanların okuması sınırlıdır hem de herkes, onların gizlerine tümüyle nüfuz edemez…peki ben nasıl edeyim efendim…gözlerim kör nasıl göreyim…ellerim yetişmiyor…ellerim yok efendim…senin ellerini bir tutabilsem…bana o büyük sırdan söz ediyorsun…yaratılışın en büyük sırrından…her şeyi varlığıyla var kılanın  kendi nazarına kendi sanatının yüceliğini ve armağanları ve ihsanı sunmaktır…bu sır da sana uzun bir zaman yetti…oysa ben yatışamıyorum efendim…kör kuyudayım…çevremde duvarlar…ışık yok…güç yok takatim kesildi…artık dayanamıyorum…biliyorum ellerimden tutacaksın…yıllardır eşiğindeyim…buradan hiç ayrılmadım…zaman zaman kaçsam da hep isyan etsem de kalbim sana bağlıydı…o bağ bir an için kopmadı…sana hep yeni kapılar açılıyor…açılan her kapıdan bir sır görünüyor…şimdi ne görüyorsun…varlıkların incelik ve güzellikleri sürekli değil, devam etmiyor, hızla yenileniyor, değişiyor ve dönüşüyor…aklımızı kıran şey bu değil mi efendim…çocuklar ölüyor…daha dün iki çocuğu bir kamyon ezdi İstanbul’da…üç kardeş diri diri yandılar…binlerce insan öldü bugün…onbinlerce sevgili ayrıldı…geçen hafta bir bomba daha patladı kırküç kişinin bedeni parçalandı Irak’ta…bir kıyamet bu efendim…sürekli kan dökülüyor…herkes kıyasıya birbirinin canına giriyor…bu değişim ve dönüşümler bu çalkantılar yaratılışın hikmetinden midir….iki sır eksik kaldı diyorsun…iki sır eksik kaldı…bu hikmetler bana yetmedi…hayretle yeni gizler aramaya koyuldum…bir zaman sonra, Kayyum isminin bereketiyle, sonsuz sırrın kapısı aralandı…kainatın tılsımı ve yaratılışın muamması denilen ilahi sır anlaşıldı...kayyum nedir efendim…yarattıklarının işini çeviren, her işleneni bilen, evveli olmayan mıdır…her şeyin kendisiyle var olduğu mudur…o olmayınca hiçbir şey olmayan mıdır…ona mı bağlıyız…ondan mıyız efendim…ondanız…onunlayız…ondan geldik ona döneceğiz…o olmasa biz hiçiz…keşke hiç olabilsek…hiçleşebilsek…ondan başkası yok mudur…bir vehim bir gölge bir hayal midir…oluşun belirtilerine buradan mı bakalım…gölge değil diyorsunuz…biz varız ama bizim varlığımız ona bağlıdır…onu işaret eder…biz ayetleriz…birer iz, nişan işaretiz…varlığı yokluktan çıkarıyor görüyorum…ben de görüyorum efendim…bize sonsuzluğu bağışlıyor…bize acıyor…bizi kolluyor gözetiyor…o olmasa, ona dayanmasak boşluğa yuvarlanır düşeriz…baş aşağı gideriz…paramparça oluruz…yokluk nedir efendim…varlık nedir…o kimdir…her şey ona döndürülür…işte sır budur…her şey ona çıkıyor…


Sadık YALSIZUÇANLAR

http://www.sadikyalsizucanlar.net

 

 


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Şarkılar