21/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk

Tepelerde ağaçlar vardır yalnız. Bir
yolculukta fark ederiz onları. Çıplak bir yamacın üzerinden küçümseyerek
bakarlar yola. Penceremizde birkaç saniye kaldıktan sonra nöbet yerlerine
dönerler.
Dönerler ve belli
etmezler kaldığını akıllarının. Kibirli nöbetçilerdir onlar, gözlerini
kırpmayan. Bir sınırı değil, kendilerini beklerler. Bir kafile dursa uzakta,
hışırdarlar tepeden tırnağa. Birisi gelecek yanlarına diye ürperirler. Sonra
çakaralmazlarını dayarlar omuzlarına. Bir çocuk neşesiyle değil, bir meczup
hüznüyle nişan alırlar. Bu oyunda ölmek yok fakat yalnız kalmak var. Bir kez
güneşini itsin ağaç dallarıyla bulutların ardına, bir kez yapraklarının
yeşilliğini, meyvelerinin kırmızılığını kendinden bilsin; bir kez coşkunluğuna
versin köklerinin yarmasını toprağı, bir kez kabuklarının kavlamasına bakıp
deri değiştirdiğini sansın; işte o zaman kaybeder kırlarda gölgesini. Sağına
soluna bakar telaşla. Anahtarını bulamayan bir adam gibi bütün ceplerini
boşaltır. Bir kuytudan diğerine atar ağını. Gölgesine seslenir ellerini ağzının
iki yanına dayayıp. Heyhat, denizler kovmuştur balıklarını. Güneşi olmayanın
gölgesi de yoktur.
Güneşi olanlar,
yakalarına taksınlar bilelim. Büyük Gölge'ye doğru yürüyenler tanısınlar
birbirlerini. Yanıp sönsün bir araya gelmeyen yakaları. Yıldız tozuna bulanmış
adalar gibi gece. Bir araya gelinecek güne kadar, bilelim. O gün ki bütün
gölgeleri emmiştir toprak. Lavdan bir bebek akmıştır dimağlara. Ağladıkça
dalgaları yükselmiştir, köpükleri kirpiklerimize asılı. Dikkat saatiniz
konuşuyor! Sıranız geçti çünkü. Gözleriniz boşuna aramasın ağaçları. Ağaç
nerede, küllerin vakti. Bir an uğraması için pencerenize, razı olurdunuz ebedi
azaba. Dudaklarınız aramasın kaynaklarını. Su nerede, burada kıvılcımlı
maşrapalar. Büyük Gölge mi? Kalmadı mı ondan başka sığınılacak yer? Sizi kabul
eder mi sorun elçiye. Yedi sınıf insan içinde misiniz? Ki yalnız onlara
bağışlanmıştır o Büyük Gölge. Yalnız onlardan vazgeçmiştir harı ateşin. Hep altından
olmaz, yedi madalya gölgeden. Nefesin altın olduğu günde takılmıştır boyuna.
Siz altısını araştırın, ben birini söyleyeyim. İki kişi, Allah için birbirini
seven. Allah için Bir araya gelen ve ayrılan. Onların boynunda parlamaktadır
gölge.
Cennet sözlüğünden bir
kelime; dost. "Dûst"muş köprüden geçmeden önce. Dost olmuş geldikten
sonra Acem'den. Riyasız sevgi ve güven, harcı olmuş tuğlaların. Kutuplardan
sahralara kadar herkes bu tılsımlı harcın peşinde. Hem yalnız harç değil, bütün
çağlarda aranan taç ve çalınan. Talepler reddedilse bile parlayan başta.
İstediklerini vermediğinde kızan ve küsen gerçek dost değil Ahmet b. Hanbel'e
göre. Bir ticaret değil dostluk. O halde kulak ver İbnü'l Arabî'ye: "Kendin nasılsan ona göre değil, o
nasılsa ona göre davran." Ve olduğu gibi kabullen artık dostunu.
Cennet sözlüğünden bir kelime; dost. Fakat ne derin cehennem, kendini korumak
zorunda kalırsan ondan. Bir top yılan olur yastığın geceleri. Ağaçlar tepelere
tırmanır gölge vermemek için.
Genceli Nizamî'den işittim,
perde olamayan dostlar perde yırtarlar. Bırak yırtmayı dostunun perdesini, onu
bağışlatmak için kralların ayağına kapan. Bak Aristippus kadim Yunan'dan,
kralın huzuruna çıkıyor, affettirmek için dostunu. Kral bu, sanki hiçbir şey
istenmemiş ondan, çeviriyor başını. Aristippus ne yapsın? Dönüp gitsin mi
görevini yapmanın huzuruyla? Hayır. Dostunu kurtaramayışın huzursuzluğuyla
ayaklarına kapanıyor kralın ve yalvarıyor. Bağışlıyor kral böylece aziz
dostunun canını. Saraydan çıkışta ayıplıyor insanlar filozofu. Koskoca bilge
ayaklarına mı kapandı kralın! "Kabahat bende değil," diyor
Aristippus, "Kralda. Çünkü onun kulakları ayaklarında, başında
değil." Peki bizim kulaklarımız nerede dostlarımız çağırırken.
Ayaklarımıza mı çağırıyoruz onları yoksa. Bir türkü çağırmanın zamanı şimdi
Karacaoğlan'dan: "Eyi günde yâran,
ahbap çok olur, Dar günümde dost bulunmaz nedendir?"
Tepelerde ağaçlar
vardır yalnız. Bir yolculukta fark ederiz onları. Hele kelepçelemişse dallarını
kış. Kar hapsine çarpılmışlarsa ebedi. Penceremize düştüğünde suretleri o
vakit, kaskatı kesilip donarlar. Ebeleyip ruhumuzu kaçmak isteseler de yeniden
tepelere. O donmuş suret hep penceremizde kalır. Ta ki güneş itildiği
bulutların arkasından çıkıp düşürene kadar resmi. Ta ki ağaçlar sırtlarını yaslayana
kadar güneşe. Ta ki gölgeler birleşip Büyük Gölge'ye çağırana kadar bizi. Ta ki
madalya takmak için dostlarımızdan boyunlarını eğmelerini istemediğimizde.
A. Ali
URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
21/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk
Toprak buyruğu işitir işitmez ayağa kalktı. Kudretin eline koştu bütün
bereketiyle. Şekillendi balçık. Çamurdan eller, ayaklar, omuzlar; çamurdan
dudaklar, gözler, kulaklar...
"Ahsen-i takvîm" için kırk gece ruhunu
bekledi Âdem Cennet'te. Fakat ruhundan önce melekler geldi yanına. Geldiler ve
ruhsuz bedenini görünce korktular; işte insan! Bilmediklerini bilenin
iradesiyle karşılarında. İblis de korktu Âdem'den, durmadı fakat. Etrafında dolaşmaya
başladı, "Sen büyük bir iş için yaratılmışsındır," diye soluklanarak.
Kesilerek soluğu hasetten. Duramadı, kudurmuştu yangın, yaratılsa da ateşten.
Dişlerini geçirmişti ateş ateşe. Duramadı ve bütün gücüyle bir tekme attı
insana. İblis'in tekmesiyle çınladı insan. Bir testi gibi çınladı tepeden
tırnağa. Çınlayan sesine karıştı şeytanın sesi: "Bir testi gibi ses vermek
için değilsin burada. Biliyorum, ne için yaratıldıysan onun için varsın!"
Sonra döndü meleklere, "Bu, size üstün tutulacak olursa, ne yaparsınız
siz?" Melekler, "Biz Rabbimize itaat ederiz," dediler. İblis
sarsıldı ve can çekişen bir çığlık bıraktı evrene: "Ateşten üstün
tutulursa çamur, isyan ederim ben!" İblis cini haset yüzünden İblis oldu.
Melekler hasetten korundukları için melek kaldılar.
Ve Allah ruh üfledi Âdem'e. Başından girdi ruh,
aydınlandı tünel, bedeni kanla doldu. Henüz tamamlamadan ruh yolculuğunu, henüz
göbeğindeyken nefes, doğrulmaya çalıştı yerinden hayretle, yetmese de gücü.
Nefesini tuttu kâinat. "İnsan çok
aceleci yaratılmıştır!" (Enbiya, 37) buydu. Acelesi vardı insanın.
Doğrulmalıydı ki çocuklarına kavuşsun. Doğrulmalıydı ki, yarışsın Âdem'in
çocukları. O da ne, çizgiyi geçti, kardeşini öldürmeye çalışıyor Kâbil.
"Seni elbette öldüreceğim!" diye bağırıyor yürürken üzerine. Öldürmek
istiyor, çünkü üstün tutuldu kurbanı. Çünkü kıyasladı kendini Habil'le,
tutuşturdu tahtını haset. Mukayese yapmasaydı doğmayacaktı. İlk cinayeti kör
bir ebe doğurttu. Mukayese yapmasaydı ölmeyecekti Habil. Bir kurban yerine
başka bir kurban! Mukayese yapmasaydı terbiye edilmeyecekti kargayla. İblis
tekme atamayacaktı cana. "Bir karga kadar olamadım!" diye
inlemeyecekti kıskanç.
"Andolsun, eğer sen beni
öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam.
Çünkü ben âlemlerin Rabbinden korkarım./ Ben isterim ki sen benim günahımı da,
senin günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur. /
Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü,
ziyana uğrayanlardan oldu." (Mâide, 28-30) Gıpta etseydi oysa kurtulacaktı
hüsrandan. Aynı nimete kendisinin de sahip olmasını istemesiydi
"Gıpta". Hâlbuki "Haset" bir eşkıyaydı yolları kesen.
Nimeti çalmaya çalışan kardeşinden. Bu yüzden söylüyor belki el-Ezherî,
"Hased"in "Hasdel"den geldiğini sözlüğünde. Devenin cildine
yapışan bir kurtçuk "Hasdel" kanını emen. "Haset" de kalbe
yapışıp emiyor ruhu, çürütene kadar âdemi. Deve yaşamaya devam etti emilse de
kanı. Nefes alabildi mi bir kez rahatça. Hasetle yaşayabildi mi insan!
İblis, ateşler yakıyor düşlerde. Kuruntularımızın
küllerini karıştırıyor hayâlden maşasıyla. Başkalarının yükselişini alçalışımız
olarak satmaya çalışıyor bize. Ballarını kovanlarından çalıp kaşık kaşık
sunuyor dudaklarımıza. Fakat neden dilimiz tatlı değil? Neden yeşil dudaklarımız?
Duyguların en tedirgininin kafesini mi açtı yoksa. Dirençsiz ruhlarımızı önüne
mi attı evcilleştirdiği hayvanın. Fıtrat saatini ters yönde işletebilmek için
kadranın kuyusuna mı indi? Yılanlar mı devşirdi o kuyudan? Karanlığın kapağını
açıp, Ovidius'a şu mısraları mı yazdırdı: "Bir
meşaleyi, başka bir meşalenin ışığıyla tutuşturmayı engelleyen ne?/ Durmadan
verebilirler, diptekiler asla azalmaz." Evet azalmıyor, çoğalıyor
kalabalık. Cüzdanlarını açıp kapıyorlar, açıp kapatırken kepenkleri. Yardım
istiyor İblis müşterilerinden, alevli tezgâhının önünde. Bir an önce sıra
gelsin herkese. Herkes dağlasın dostunun gözlerini. Kör olan elini İblis'e
uzatıyor; kârlı ticaret. İflas etti İblis. Dayanaklarını kaybetti bir bir.
Ümitsizliğe kapıldı. Cevapları tükendi. Ucuzlattı mallarını bu yüzden. Yığın
yığın bastonlar, tıkırtılarını damarlarımıza bırakabilmek için itişiyor
tezgâhta. İlk hangisi dokunacak ele? İlk hangisi yol gösterecek? Yetişin! İblis
baston satıyor, taksiti ölünce biten. Hatta devam eden öldükten sonra. Kârlı
alış veriş! Öldükten sonra da ödeyebiliyorsun borcunu!
A.
Ali URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
1/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk

Başıboş develer geziyor alışveriş
merkezlerinde, güvenlik görevlilerini hörgüçleriyle işkillendiren. Başıboş
develer geziyor bankalarda, dudaklarında numara, sıranın kendisine gelmesini
bekleyen. Başıboş develer geziyor stadyumlarda, çimleri biçerken kellikler
bırakan sahada. Başıboş develer geziyor sahillerde, çökmek için bank arayan
kendine. Başıboş develer geziyor lunaparklarda, çarpışan arabaları seyredip
geviş getiren. Başıboş develer geziyor kulelerde, asansörü beklerken yıldızları
düşünen. Başıboş develer geziyor dere yataklarında, su içmek için akit
imzalayan selle. Başıboş develer geziyor okullarda, tebeşir kervanları için can
atan. Başıboş develer geziyor hastanelerde, boş sedye sanılıp hasta taşınan.
Başıboş develer geziyor otellerde, tatlısını Şam'dan, kahvesini Yemen'den
getirten. Başıboş develer geziyor hipodromlarda, atlar üstüne bahis oynayan.
Başıboş develer geziyor ruhlarda, ağızları köpürmüş, nefes nefese...
-Ey
Allah'ın elçisi! Devemi başıboş bırakıp Allah'a tevekkül edeyim mi?
-Hayır.
Önce bağla, sonra tevekkül et!
Başıboş develer geziyor kütüphanelerde,
boş sıraların arasında ağır ağır dolaşan. Kütüphane görevlisi sevinçle,
"İşte bir deve!" diyor, bir canlıyla karşılaştı çünkü. Ayda bir
canlıyla karşılaşmak da ne! Heyecan veriyor kütüphanedeki can. O heyecanla
sunuyor cam kenarındaki çiçeği gülümseyen ağzına. O heyecanla boşaltıyor
rafları, yerine ulaşsın. Ve bir deve yükü kitapla salıveriyor onu şehre. İple
bağlansa da kitaplar, koştukça dökülüyor birer ikişer. Felsefe, tarih, fizik,
coğrafya... Bilimsel izler bırakıyor deve ardında. Sonunda bir kalın kitap
kalıyor sırtında müflis "cemel"in. Bir kitap, meşin ciltli, kelimeler
dökülen sayfalarından. O kitapla bakıyor vitrinlere boş boş. O kitapla
dolaşıyor caddelerini şehrin. Ta ki çözülüyor ip, bir deve gibi çöküyor kamus
yere. İkiye ayrılıyor ortadan, açarken kollarını "T".
-Tevekkül hangi harflere yaslanıyor?
-Vav, kaf ve lâm. Tek kökten üç dal ağaç!
-Sırtımızı ona mı yaslayacağız?
-Bir istinat noktasına dayanmaktır
tevekkül.
-Vekâlet mi veriyoruz yoksa ağaca?
-Eğer dayanılan ağaçsa!
-Peki tevâkül ne?
-Tevekkül eder gibi yapmak.
-Sırtını boşluğa dayamak mı?
-Nefs de diyebilirsin boşluğa.
Evrendeki her şey tevekkül ediyor. O'na
yaslıyor sırtını. O'na vekâlet veriyor. Her işini havale ediyor O'na. Göğün
vekâleti de, yerin vekâleti de O'nda. Kuşların, aslanların, balıkların
vekâleti. Denizlerin, ırmakların, dağların. Ağaçlar kalem kesiliyor yazmak için
vekâletlerini. Toprak kâğıda dönüşüyor, uçsuz bucaksız bir sözleşme. Ve soruyor
"Vekil" kuluna: "Nereye
gidiyorsunuz?" (Tekvir, 26) Başka bir vekil aramaya mı, sebep
perdeleri ardında! "İnsan zayıf
yaratıldı," ( Nisa, 28) buyuruyor o mutlak Vekil. Madem zayıf, neden
güçlüye teslim etmiyor vekâletini? (Zayıflığının farkında değil, güçlü sanıyor
kendini.) Ya bırakıyor develerini tevekkül adına, ya boğuyor bağlayacağım
derken.
-Ey
Sehl b. Abdullah! Kimdir tevekkül eden?
-Üç
vasfı var: İstemez, reddetmez, hapsetmez.
-Ey
Hamdun el- Kassar! Kimdir tevekkül eden?
-Allah'a
ve kitabına sarılandır.
-Ey
Bişru'l- Hâfî! Kimdir tevekkül eden?
-Allah'ın
hükmünden hoşnut olandır.
-Ey
Hüseyin b. Mansur! Sen haber ver tevekkül edenden!
-Gerçek
mütevekkil, çevresinde aç varken yemek yemeyen kimsedir.
Kalbin zorlanmadan teslim olması kolay
değil. Kalp dönüyor. Bir doğuya bir batıya çeviriyor yüzünü. Kalp dönüyor.
Kıbleyi bulana kadar bitmiyor dönüşü. "Keşif ehlinin ve âriflerin dört yüz
seksen yedi dereceli makamıdır." diyor İbnü'l Arabî "tevekkül"
için. Merdiven ki bulutlara değiyor başı. Merdiven ki elmastan basamakları.
Zira azla çoğu eşit kılıyor gönülde, zenginlikle yoksulluğu. Şüpheleri
kaldırıyor ortadan, Sultan'a yaslıyor kulun ruhunu. Tevekkül harekete mani
değil, tam tersi hareket istiyor, dümeni sonsuzluğa kırarak. Bir kez tevekkül
etmesin insan, felaketleri bile kurtarıyor onu. Ümidini kestiriyor halkın
elindekinden. Ganî'ye yöneltiyor. "Sahip" kelimesini götürüyor Sahip'e.
Bir ebedî cümleyle mühürlüyor akdi. "Ni'me'l- Mevlâ ve Ni'me'n-
Nasîr." (Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır O.)
A. Ali
URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
1/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk
Her şey iki insanın yan yana gelmesiyle başladı. İki insanın bir insandan
daha çok yer kapladığını görenler önce şaşırdı, sonra şaşkınlıklarına
sırtlarını dönüp, birer ikişer toplanmaya başladılar etraflarında.
Beyaz bir kâğıda hiç durmadan siyah noktalar
konduruyordu kalem. Mürekkep lekesi yayılıyordu beyaz örtüde. Bir harita
genişliyordu durmadan. Genişleyen bir dağ yana devriliyordu. Genişleyen bir göl
deniz sanıyordu kendisini. Genişleyen bir aynaları olsa görecektiler.
Damarlarına kan gelmiş, pazıları şişmiş, kasları gerilmişti. Dişleri
beyazlaşmış, kaşları kalınlaşmış, elleri sertleşmişti. Hayır, dolunay yoktu.
Haberleri yoktu değiştiklerinden. Bedenleri başka beden âşikar. Ruhlarında
neler olup bittiğini kim bilebilir!
Her şey iki damlanın yan yana gelmesiyle başladı. İki
damlanın daha hızlı yere yaklaştığını gören milyonlarca damla bıraktı kendini
gökten. Çılgın bir sevinç içinde birbirlerine karıştılar. Dereleri uykularından
uyandırıp yataklarını yırttılar. Pencereleri yumruklayıp kırdılar. Ayaklarından
tutup sürüklediler ağaçları. Gökte güneşleri barındırırken çamuru konuk ettiler
yerde. Renkleri değişti, tatları, kokuları... İçlerinde kötülük yoktu.
Yanlarında ayna olsaydı değiştiklerini görecektiler. Gökkuşağından
boyunbağlarını atıp, çamur rengi bir harmani giydiklerini. Sel kemirmeye
başladı yolları diş çıkaran bir çocuk gibi. İki damla düştü iki insanın yüzüne.
Kalabalığın dişleri çıktı.
Korkunçtur kalabalık dişleri çıktığında. Kâh yağma
uçurumlarından seslenir, kâh linç. Bir kez "kalabalık" olmasın insan.
Eli, ayağı, gözü diş kesilir. Arkasına düşecekken aklın, akıllara ziyan verir
arkasına düşürüp. Solon'a, "Her
biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz, ama bir araya geldiniz mi kafanız
çalışmaz," dedirtir. Olympia'dan dönen Diyojen'e "Kalabalık var
mıydı?" sorusunu sordurup, "Kalabalık
çoktu ama insan azdı," cevabını verdirir. Oscar Wilde'ı mahkum
elbiseleriyle bekletir peronda. Ve bir gün kalemine kavuştuğunda ona şu
satırları yazdırır: "Cezaevi giysilerimiz
bizi bir soytarıya çeviriyor. Kederin maskaralarıyız biz. Kalpleri kırılmış
palyaçolarız. İnsanları güldürmek için tasarlanmışız sanki. 13 Kasım 1895'te
Londra'dan buraya getirildim. O gün saat ikiden iki buçuğa kadar, tren
istasyonunun orta peronunda tutuklu giysileriyle, ellerim kelepçeli ayakta
tutuldum, tüm dünyanın beni görmesi için. ... Gülüyorlardı beni görenler. Gelen
her tren izleyicileri artırıyordu. Onlar açısından daha eğlenceli bir şey
bulunamazdı. Kim olduğumu bilmeden önceydi bunlar; öğrenir öğrenmez daha da çok
gülmeye başladılar. Kül rengi kasım yağmurunda, benimle alay eden bir
kalabalıkla çevrelenmiş olarak yarım saat orada tutuldum. O gün başıma
gelenlerden sonra, bir yıl boyunca her gün aynı saatte, aynı süre
ağladım."
"Kalabalık"ın "Galebe"den
geldiğini ilan eden sözlükler! Söyleyin üstün olan kim! İnsanın kaybolduğu
yerde hangi zafer bu! "Kalabalık"ın "Kalaba"dan geldiğini
iddia eden sözlükler, söyleyin yığılma nedir? Ne birikintisi bu! Kalabalıkların
çekiştirdiği Herakleitos! Sen söyle elini beline koyup, kalabalıklara bel
bağlayanlara: "Ne diye beni bir
aşağı bir yukarı çekiştiriyorsunuz?/Ben sizin için değil, beni anlayanlar için
çalıştım/ Benim gözümde bir insan üç bin kişiye değer/ Sayısız kalabalık ise
bir tek kişi bile etmez." Hem emecek toprak kalabalığı, yudum yudum
çekerek derinlerine. Herodotos'a anlattıracak, bir vadiyi dolduran ordusuna
bakıp ağlayan Kserkes'i: "Yüz yıl
sonra hiçbiri hayatta olmayacak."
Ne yaman iş kalabalıktan kaçmak! Kurtarmak yağmadan
ruhunu. Linçten gözlerini. Kelimelerini yangından. Zenon yalnız dolaşmayı
severdi. Yorulduğunda uç kısmına oturarak sıranın, hiç olmazsa bir yanını
kurtardığını söylerdi sıkıntıdan. (Bizim bütün kıyılarımız kapalı) Bir halkanın
büyümeye başladığını mı gördü, borç para isterdi insanlardan, ta ki kaçsınlar.
(Şimdikiler kalmak için servet vermeye hazır.) Bu da mı olmadı, bir sunağın
parmaklıklarını gösterip, "Bu eskiden ortada duruyordu," derdi.
"ama engel teşkil ettiği için böyle ayrı kondu. Siz de çekilirseniz
ortalıktan, daha az rahatsızlık vereceksiniz bize!" İmam Şâfiî'ye gelince,
"Kaç kurtar ruhunu
yalnızlıkla!" diyordu. (Yalnızlık derin suların azığı) Peki
kaçamayanlar! Onlara şifan var mı? Koca İmam, gülümsedi soruma. Kıvılcımlar
çıktı mısralarından.
"Ah kalmadı insanlarda bir şey
Düzenbazlık ve riyâkarlıktan başka.
Dokunulduğunda dikendirler,
Tadıldığında zehir.
Onlara karışmak zorunda isen
Yansın dikenleri
Ateş ol ki sen!"
A. Ali URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
24/11/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk
O gün, o aralık kapıdan özgürlüğün bilenmiş ışığı dalmıştı odasına. (Küçük
de olsa oda diyebilir, anlayın.) Birkaç saniyede her yeri kolaçan ettikten
sonra gözlerinde karar kılarak kirpiklerini yontmuş, gözkapaklarını savaş
tuğlarıyla donatmıştı şafakta. (Geriye kaldı üç nalla bir at. Bir salla üç
deniz.) Fakat çok geçmeden güneş, tuğları susuz bırakarak pörsütmüş, mahkûm
duvara bir çizik daha attıktan sonra aralık kapıyı kendi elleriyle kapatarak
rüyalara sığınmıştı. (Açık kapının arkasında bekleyebilir gardiyan.) Her
ilticayı kabul etmez rüyalar oysa. Kulaç attırmazlar, yüzmeyi bilmeyenlere.
Omuzlarına bastırdıkları gibi derinlere gömerler acemileri. Bir salkım sunulsa
da yükseltemez başlarına çaylaklar. Bir salkım küflü anahtarı fırlatırlar yere;
bir avuç akrep! Söyleyin, kim kaçabilmiş şimdiye kadar! Vauvenargues da kim, "Kölelik kişiyi köleliğinden hoşlanacak
kadar alçaltır." diyen! Hem köle olma özgürlüğü var! Cehennemde iyi
kötü bir yerleri var kölelerin. "Har" ve "Hür" arasında
"Har"ı seçtiler! "Ha" ve "Ra"nın iki köklü ağacı yapraklarını
hışırdatıyordu zindanın penceresinde. Mahkûmu yatağından pencereye koşturan
rüzgâr, dalların arasında uyuyan kuşları serpiştiriyordu göğe. Bir ironi mi bu!
Kuşları göstererek özgürlüğü mü ima ediyor? (Özgürlüğün kuşlarla ne ilgisi var!
En çok onlar hoşnutlar kafeslerinden.) Cılız dereye gürül gürül akan ırmakları
mı gösteriyor? (Bendiyle barış yapan nehirler ne olacak!) Hem nasıl kaçacak!
Demir kalın, kule yüksek, ip kısa. Gardiyan uyanık, anahtarlar uzak, dikenli teller
paslı. Beden duvarı yüksek, ruh kuyusu derin, nefs zindanı nursuz. -Umutsuzsunuz. -Sarp yerde vücudumun zindanı. -Tırmansanız... -Ayaklarım nefsin istekleriyle bağlı. -Kimse yok mu etrafta, seslenin! -Nereye dönsem ben varım! -Kendinize seslenin o halde. -Ne diyeyim kendime? -Çekil önümden, deyin. -Çekilir mi? -Çekilmez, "Şuhûd" mertebesine yükselemezse. -Ne demek şuhûd? -Şahitler. -Kimdir onlar? -Mânâ âlemini seyredenler. Parmaklarının ucunda yükselip mânâ âlemini seyretmeye çalışıyordu
penceresinin önünde. Parmaklar yükseltmeye yeter mi? Bir merdivene ihtiyacı
var. Bütün ormanlar yanmış. Varlığını serebilir mi yere? Boydan boya uzanabilir
mi toprağa? Üzerine basarak yükselebilir mi, kulak verip Nasrâbâdî'ye: "Nefsin hapishanen. Kaçarsan
kurtulursun!", Cüneyd-i Bağdâdî'ye, "Allah'tan başka herhangi bir şeyin esaretindeyken Allah'ın
olamazsın!", İbnü'l Arabî'ye, "Kâmil
kul hür kişidir, Allah'tan başka hiçbir varlığın sahip olamadığı." -Böyle insan var mı? Şaire sorarsan yok. -Ne diyor şair? -"Asırdan olmayacak bir işi diliyorum: İki gözümün özgür bir insan
yüzü görmesini istiyorum." -Yoksunluk bu kadar mı genişletti sınırlarını! -Hürriyet, peygamber ve sıddıkların makamı! -Peygamberler göçtü dünyadan. Sıddıklar kim? -Onlar Son Peygamber'in bağlıları. O'nun -Allah'tan getirdiği her şeyi
tasdikte kemale erişenler, söylediği her sözü taşıyanlar hayata. -Özgürlük bağlanmak mı? -Bütün bağlardan kurtarırsa bağ! Penceresi büyümeye başladı mahkûmun. "En büyük Allah'tır"
cümlesini tekrarladıkça genişledi pervazlar. Taş ufalandı, parmaklıklar düştü,
parmaklar yapıştı birbirine. Dünya haritası yırtıldı, denizler taştı, cılız
dereler coşkun ırmaklar oldu bentlerini yıkan. Allah, hürriyeti âşıklarına
verdi. Korkak firarîlere tüneller bağışladı. Dünyalarında mahsur kalanlara
ipini sarkıttı gökten. Atâullah-i İskenderânî, "Dünyada bulunup da kendisine gaybın kapıları açılmayan kimse
kendi muhiti ile hapsedilmiş ve kendi heykeli içinde mahsur kalmıştır." dedi
ilâhî ipi görünce. -Kendi heykeli içinde mahsur kaldı insan demek! -Mahsur kaldı evet. -Firar etmeye çalışmadı mı heykelinden? -Hayır. Dahası bu heykele 'Özgürlük Heykeli' adını verdi. A.
Ali
URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
17/11/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk
Rüzgâr işaret parmaklarını dilinin üzerine koydu ve keskin bir ıslıkla
çınlattı ormanı. Yağmur dudaklarını büzdü ve ince bir ıslıkla toprak kokusu
yaydı etrafa.
Topraktan çıktı yılan, başına damlalar düştükçe coştu
ve tiz bir ıslıkla katıldı koroya. Kaya antilopları ne zaman merak etseler bir
şeyi ıslık çalarlar, yine çaldılar. Kurbağalar ıslıklarını katmasalar geceye,
gece eksik kalır. Bir de fiyu ördekleri var, "ıslıkçınlar." Islık
çalan kuşlarla yarışa girdiler yine, kimin ıslığıyla ürperecek göl? Şeftali
ağaçları, dallarından oklar kesilirken soruyu cevapladı: "Islık çalan
okun!"
-Islık çalan ok mu!
-Evet.
-Islık çalabilir mi ok?
-Islık çalabilir misin Johanna?
-Bir şarkı bu ıslıkla çalınan.
-Bir korku bu tepeden tırnağa ürperten insanı.
-Korkuyorsan ıslık çal.
-Islık çalıyor, korkuyorum.
Çamlıbel'in arabacısı bu! Islık çalıyor ve korkmuyor.
Elleri rüzgârın saçlarında. Korkusundan değil, keyfinden ıslık çalıyor. O ki
şiir, "sözden ziyade musikiye yakın." O ki zaman bulmuştur ıslık
çalmaya. O ki yollara düşmüştür, Han Duvarları'na düşmüştür yanan satırlar. "Her tarafta yükseklik, her tarafta
ıssızlık,/ Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!/ Bu ıslıkla uzayan, dönen
kıvrılan yollar,/ Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar..."
Yollar hep yılana benzetilir değil mi?
-Evet.
-Neden?
-Kıvrıldıkları için mi!
-Hayır. Ayrılık zehirleyebilir insanı.
-O halde ıslık çal korkmamak için.
-Islık çalıyor, korkuyorum.
-Islık çalan çocuk korkmuyor ama.
-Gecikmedi. Zamanı var onun!
Hesse'nin ıslığı bu! Gecikmiş bir ıslık. Yol bulamamış
hayata. Ne piyanoya dokunmuş, ne el sürmüş kemana. Fakat bir tını var içinde
çocukluğundan kalma. Kendisiyle beraber büyüyen bir tını. Kendisiyle beraber
yaşlanacak, büzmezse dudaklarını. Dilini koymazsa dişinin altına. Haydi cesaret
Hesse! Canını dişine tak! Çınlat ıslığınla şehri. Islık çalamayanlara acı.
İtiraf et duysun kalabalıklar: "Telâşından
yaşamın şimdiye değin/ Islık çalmaya ancak bulabildim zamanı." Sonra
çıraklık gömleğini çıkar, usta payesini vermesen de kendine. Hadi bir kere daha
söyle: "Islık çalmayı
beceremeyenlere/ Acırım, zira o çok şeyler verdi bana."
-Ne verebilir ki ıslık insana!
-Sahi ne verebilir?
-Soruyu ben sordum.
- ......
-Dudaklarını büzme!
-Çocukluğunu.
Islık çalan çocuk peşine şeytanları takmış yürüyor.
Roller değişmiş. Şimdi fareli köyün kavalcısı o. Her yerden şeytan fışkırıyor.
Evlerden, ağaçlardan, taşlardan. Paytak paytak yürüyen komik şeytanlar bunlar.
Palyaçolara benziyorlar kocaman ayakkabıları, kırmızı burunlarıyla. Islığı
duyan soluğu kafilede alıyor. Komiklikler yapıyorlar güldürmek için çocuğu.
Gülse kesilecek ıslık. Güler mi! "Şeytanları başımıza toplama!"
demişti büyükler ıslık çaldığında. Şehri şeytanlardan kurtarıyor çocuk.
-Islıkla şeytanın ne alakası var!
-Şeytan ıslık çalıyor.
-Nerede?
-Operada.
-Operada mı!
-Arrigo Boito, Mefistofele adlı operasında şeytanı
konuşturmayıp ıslık çaldırıyor.
-Bak sen İtalyan'a, fakat İncil'deki, "Islık çalıp onları toplayacağım.
Onları kesinlikle kurtaracağım..." (Zekeriya, 10) âyetinde şeytan
değil konuşan, Rab!
-Sen Kur'ân'a bak!
-Ne diyor Kur'ân?
-Onların Beyt'in yanındaki duaları
ıslık çalmadan ve el çırpmadan başka bir şey değildi..." (Enfal, 35)
-Kim onlar?
-Müminlerle alay eden müşrikler.
-Islık bir alay aracı olabiliyor, demek.
Bernard Shaw'ın "Arms and Man" adlı oyununun
İrlanda'daki galasında yazarı sahneye çağırıyor halk perde kapandığında. Alkış
tufanı içinde çıkıyor sahneye Shaw ve tam dinerken alkışlar oyunu beğenmeyen
bir seyircinin keskin ıslığıyla çınlıyor salon. Shaw bozmadan istifini;
"Ben de aynı düşüncedeyim. Ne var ki, bizim düşüncemizde olmayan koca bir
seyirci kitlesine bunu anlatmanın imkânı yok!" demez mi!
-Der. Fakat sen demedin hâlâ!
-Neyi?
-Islık çalabilir mi ok?
Hun İmparatoru Mete Han ucuna delik açılmış kemik
parçaları taktı şeftali ağacından kestiği oklarının ucuna. Korkunç bir ıslık
çalarak uçuyordu havada oklar. Korkunç görünmek istiyordu düşmanlarına Mete
Han. Efsane bu, emretti. Nereye atarsa vınlayan okunu, oraya ok atacaktı
adamları sorgulamadan. Önce çok sevdiği atına yolladı ıslık çalan okunu, yağdı
oklar üstüne hayvanın. Sonra çok sevdiği karısına doğru uçurdu kemik başlı
okunu. Ok yağmuruna tuttu kadını ıslığı duyanlar. Ve babası Teoman'a geldi
sıra, üvey annesi ve kardeşine... Bir bir kıyarak sevdiklerine korkutuyordu.
"Bize neler yapmaz onlara bunu yapan!" Şeytanı çağıran ıslık buydu!
Islık çalan çocuğun şeytanla ne ilgisi var!
A.
Ali URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::