27/11/2009 · Kategori: Merh_me
(Özet: Ölüm gelmeden önce Ölüm
Meleği ile bir iç konuşması ve bir dertleniş… Yaralarımıza vefâ merhemi olması
adına bir dua… Hitâbın hâlcesi ve dîlin titrediğidir bu yazı.)
ÖLÜMLE BAYRAMLAŞMAK…
Melek’ül Mevt: Ey Ölüm Meleğim!
Bir cânım kalmıştı,günde yedi kez baktığın.Tazelenen yarama dayandığın… Kör
gecelerimden birinde el yordamı ile dokunduğumda masama,etrafı saran ışıktın. Kuşatışın,seni
düşüncelerime almamla başladı. Koca bir günde,dört büyükten biri olarak
gelirdin geldiğinde . Ürperti bırakırdın ve bir gün tam geleceğine dâir bir
not,kalbimin ücrâ köşesine… Ölüm Meleğim!Sımsıkı
ellerimin açıldığı,parmak uçlarımdan dünyâ çekildiği zaman,rûhu kabz olunan bir
beden kaldığında arkamda,mutlu bir çocuk gibi el sallayıp cihâna,yedi göğün
ötesinde varmak istiyorum Sultânlar Sultânına…Elçilik görevi senin.Yolcu, yola
düştü bir kez.Göz yaşımdan mürekkep, su dolu kap adımın ardından
dağıldığında,ölsem de diri kalmalıyım.Atâlet toprağıma “gül” bırak Ölüm
Meleğim…Sözüm,közüme dönüşmekte.Gözüm,özüme seni bildirmekte;göreceği ân,ân
bitecek.Bitişlerim bitmeli ondan önce.Sen gelmeden ölmeliyim, Ölüm
Meleğim…Mevti tadacak nefsim,sen gelince şevklenmeli.Zevkin en güzelidir
Sevgili,hadi al götür beni de demeliyim.Sevk edilmeliyim en nâdîde Hekîme.Bir
cânım kalmıştı zâten,hastaya sen de rahmet eyle, Ölüm Meleğim…
Melek’ül Arûs:Ey Düğün Meleğim!
Sandıklara raptedilen goncalara bir bak! Teker teker döküldü kızıl
yaprağın ufkuma. İstetmiş bu yüreği senden Sevgili,doğru mu? Beni O’na
kavuşturacak yollar yakın mı? Dağlar da anladılar mı pertevimizden cihâna
yankılanan sadâyı? Bu hicrânın vâdesi doldu mu Düğün Meleğim? Mutantan
duruşlarını kendilerinde saklasın bezirgânlar. Benim senin yanına koyduğum hepi
topu bir cânım var. Birkaç metre beyaza sarsın beni sarraflar. Alır mısın
kömürü altın deyip yâdına ve konvoyunu oluşturur musun aşkın güzergâhına? Sırılsıklam
şarkıların gözleri yaşta, ben bu düğünün arefesindeki kavşakta, bekliyorum
gelmeni! Ey Düğün Meleğim; geldiğinde tez götür Yâr’e,yârelerimi… Sızım, sözümün âhengi. Bu dünyâ gâilesi,erozyon ve
murâî… Hicâbını muhacirliğime bağışla. Münakkaş göklere iliştir iğneni,desen
desen işle çeyizimi… Düğün Meleğim! Kornasını çaldığında sekerât arabası, sâdıcını
süsle. Eskimiş ve yıpranmış hâllerime mâhir yâverliğinle kerem eyle…Sen de
kınalı ellerimle “âmin”de duâma. Son gecem kaldı bu âlem-i dünyâda… Asıl dünyâ
evi orada! Durmayan kalbimi, Sevgili’de durdur. O duraktan al beni de aşka, Düğün
Meleğim…
Melek’ül Aşk: Ey Aşk Meleğim!
Geride kaldı her şey! Koskoca olan küçücük oldu ve arkama geçti, arkada
kalması gerekenler…Yıllarca reşhâsını akıttı ayrılık. Yollarca intizâra uğradı
yakınlık. Literatürlere sığmadı edep, en âlâ makama vardı. Perdeler kalktı,şems
yakınlaştı. Görmez olduklarım görünür oldu. Alıp götürdüklerin dilimden düşmez
oldu! Bu neyin ibrâzı Aşk Meleğim? Rûhumun kandilleri gecelerimi kuşattı. Ötelere
kadar varan bir ağrı sol tarafımı bastırdı. Sahramda saplandı okun ve takıldı
ayağıma bukağılar…Lağv edilen yalanların ardından, hakikatine koştum. Sarhoştum.
Aklım da, aslım da ezeldeydi…Ne demiştim Sevgili’ye,götürecektin ve
kavuşacaktık böylece, değil mi Aşk Meleğim… Dakikalarım sayılı, gün ise
sürpriz!...Hediyem, Sevgili’nin sevgisi olsun isterim! Nazargâhında necât
bulmak, beyâbânıma billur bakışlarını bırakmak… Sonrası mahremdir Aşk Meleğim! Rûhum,üfürüldüğü
rûhu bulunca ne ister ki gayrı? Kanatların kavuruyor aşksızlığımı. Kokumu
râyihâna karıştır. Uçtuğumda sonsuzluğa, mevtâ misk kokmalı! Urûc edelim
seninle semâlara, hasretimin hisarından geçelim. Tel duvağımızı Yâr’e verelim… Temizle
ve gül sularını göz sularıma damıt. Cennet hullesi giydir bu câna…Aşımı aşkınla
taşı! Kazanda kaynayan sâdece bir taş, olsun; orası varlık kapısı!...Bu fakîri
de varlığına ulaştır!...Aşk sofrasında düğün yemeği…Aşkımız nasip olsun bize
de,ziyâfetinle iltifât eyle, Aşk Meleğim…
Melek’ül Iyd: Ey Bayram Meleğim!
Hâlden anlayan gelsin demiştim; iyi ki geldin! Mübârektir
ellerin,öperim Sevgili’nin elçisidir diye. Zevâl olmaz gelişin, batmazsın
içimde. Gök kubbeye asılı kalmaz artık yarınlar; dünde, bugünde ve yarında tek
bir ad var: “Bayram!” Ve sen, bir zamanlar bendeki heyûlam; öyle korkunç,
ürkütücü değilmişsin! Şeker-şerbet gelirmişsin. Düğün-bayram müjdelermişsin… Tertemiz
içlendi bugün çocuklar; ben de seninle bir çocuğum Bayram Meleğim… Telâşım, heyecânımdan… Neyi ikrâm etmeliyim; rûh
tepsimde tek samsa kaldı, o da cânım. Müzeyyen şehir süzüldü, bayramın da gözü
yaşlı şimdi. Yedi geceme hazırlanan odalar ak-pak… Kapımı her çalan senmişsin
gibi ve sanki seninle yoldaşlığa cân atarmışım gibi, hani sevmişim gibi seni… Ne
suçun vardı ki bunca yıl,kızanlar niye kızdı ki sana? Ey orucumun nihâyeti, zilhiccemin
zencefili, gözlerimin feri Bayram Meleğim! Ağlamalıyım, ama sevincimden. Gülmeliyim;
ziyâretime gelişinden, temelli götürüşünden… Vaktime az kala, bilmeliyim
sesini. Ve mutluluğun finalini yaşamalıyım seninle… O zamana kadar dualaşalım, o
zaman gelince bayramlaşalım… Sana sıkı tembihlemiş Yâr, unutmamışsın; himmet
eyle ben de sendeki hakîkati unutmayayım. Vefâdan yoksun yaralarımıza vefâ
merhemi… ‘Ömrüm vefâ etmedi’deyinceye değin, dünyaya susmak; sâdece sana,
‘kavuşmak kürsüsü’nde konuşmak istiyorum, lâl dillerimi oku!
Ve herkese söyle;
Ömür denilen, kabre bile vefâ eder, kalbe bile… Bile bile al canımı. Sevgili’yi daha fazla
bekletmeyelim… Cân Meleğim, Azrâil’im…
“Gerçeklerden haberli
olarak ölen Hakk Âşıkları,
Sevgili’nin huzurunda
şeker gibi erirler…” -Hz.Mevlânâ-
Fâtıma Zehra MERİNOS
Az Edebiyat Dergisi / Sayı-2
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!