27/11/2009 · Kategori: Merh_me


(Özet:  Ölüm gelmeden önce Ölüm Meleği ile bir iç konuşması ve bir dertleniş… Yaralarımıza vefâ merhemi olması adına bir dua… Hitâbın hâlcesi ve dîlin titrediğidir bu yazı.)

 

ÖLÜMLE BAYRAMLAŞMAK…

 

Melek’ül Mevt: Ey Ölüm Meleğim!

Bir cânım kalmıştı,günde yedi kez baktığın.Tazelenen yarama dayandığın… Kör gecelerimden birinde el yordamı ile dokunduğumda masama,etrafı saran ışıktın. Kuşatışın,seni düşüncelerime almamla başladı. Koca bir günde,dört büyükten biri olarak gelirdin geldiğinde . Ürperti bırakırdın ve bir gün tam geleceğine dâir bir not,kalbimin ücrâ köşesine… Ölüm Meleğim!Sımsıkı ellerimin açıldığı,parmak uçlarımdan dünyâ çekildiği zaman,rûhu kabz olunan bir beden kaldığında arkamda,mutlu bir çocuk gibi el sallayıp cihâna,yedi göğün ötesinde varmak istiyorum Sultânlar Sultânına…Elçilik görevi senin.Yolcu, yola düştü bir kez.Göz yaşımdan mürekkep, su dolu kap adımın ardından dağıldığında,ölsem de diri kalmalıyım.Atâlet toprağıma “gül” bırak Ölüm Meleğim…Sözüm,közüme dönüşmekte.Gözüm,özüme seni bildirmekte;göreceği ân,ân bitecek.Bitişlerim bitmeli ondan önce.Sen gelmeden ölmeliyim, Ölüm Meleğim…Mevti tadacak nefsim,sen gelince şevklenmeli.Zevkin en güzelidir Sevgili,hadi al götür beni de demeliyim.Sevk edilmeliyim en nâdîde Hekîme.Bir cânım kalmıştı zâten,hastaya sen de rahmet eyle, Ölüm Meleğim…

 

Melek’ül Arûs:Ey Düğün Meleğim!

Sandıklara raptedilen goncalara bir bak! Teker teker döküldü kızıl yaprağın ufkuma. İstetmiş bu yüreği senden Sevgili,doğru mu? Beni O’na kavuşturacak yollar yakın mı? Dağlar da anladılar mı pertevimizden cihâna yankılanan sadâyı? Bu hicrânın vâdesi doldu mu Düğün Meleğim? Mutantan duruşlarını kendilerinde saklasın bezirgânlar. Benim senin yanına koyduğum hepi topu bir cânım var. Birkaç metre beyaza sarsın beni sarraflar. Alır mısın kömürü altın deyip yâdına ve konvoyunu oluşturur musun aşkın güzergâhına? Sırılsıklam şarkıların gözleri yaşta, ben bu düğünün arefesindeki kavşakta, bekliyorum gelmeni! Ey Düğün Meleğim; geldiğinde tez götür Yâr’e,yârelerimi… Sızım, sözümün âhengi. Bu dünyâ gâilesi,erozyon ve murâî… Hicâbını muhacirliğime bağışla. Münakkaş göklere iliştir iğneni,desen desen işle çeyizimi… Düğün Meleğim! Kornasını çaldığında sekerât arabası, sâdıcını süsle. Eskimiş ve yıpranmış hâllerime mâhir yâverliğinle kerem eyle…Sen de kınalı ellerimle “âmin”de duâma. Son gecem kaldı bu âlem-i dünyâda… Asıl dünyâ evi orada! Durmayan kalbimi, Sevgili’de durdur. O duraktan al beni de aşka, Düğün Meleğim…

 

Melek’ül Aşk: Ey Aşk Meleğim!

Geride kaldı her şey! Koskoca olan küçücük oldu ve arkama geçti, arkada kalması gerekenler…Yıllarca reşhâsını akıttı ayrılık. Yollarca intizâra uğradı yakınlık. Literatürlere sığmadı edep, en âlâ makama vardı. Perdeler kalktı,şems yakınlaştı. Görmez olduklarım görünür oldu. Alıp götürdüklerin dilimden düşmez oldu! Bu neyin ibrâzı Aşk Meleğim? Rûhumun kandilleri gecelerimi kuşattı. Ötelere kadar varan bir ağrı sol tarafımı bastırdı. Sahramda saplandı okun ve takıldı ayağıma bukağılar…Lağv edilen yalanların ardından, hakikatine koştum. Sarhoştum. Aklım da, aslım da ezeldeydi…Ne demiştim Sevgili’ye,götürecektin ve kavuşacaktık böylece, değil mi Aşk Meleğim… Dakikalarım sayılı, gün ise sürpriz!...Hediyem, Sevgili’nin sevgisi olsun isterim! Nazargâhında necât bulmak, beyâbânıma billur bakışlarını bırakmak… Sonrası mahremdir Aşk Meleğim! Rûhum,üfürüldüğü rûhu bulunca ne ister ki gayrı? Kanatların kavuruyor aşksızlığımı. Kokumu râyihâna karıştır. Uçtuğumda sonsuzluğa, mevtâ misk kokmalı! Urûc edelim seninle semâlara, hasretimin hisarından geçelim. Tel duvağımızı Yâr’e verelim… Temizle ve gül sularını göz sularıma damıt. Cennet hullesi giydir bu câna…Aşımı aşkınla taşı! Kazanda kaynayan sâdece bir taş, olsun; orası varlık kapısı!...Bu fakîri de varlığına ulaştır!...Aşk sofrasında düğün yemeği…Aşkımız nasip olsun bize de,ziyâfetinle iltifât eyle, Aşk Meleğim…

 

Melek’ül Iyd: Ey Bayram Meleğim!

Hâlden anlayan gelsin demiştim; iyi ki geldin! Mübârektir ellerin,öperim Sevgili’nin elçisidir diye. Zevâl olmaz gelişin, batmazsın içimde. Gök kubbeye asılı kalmaz artık yarınlar; dünde, bugünde ve yarında tek bir ad var: “Bayram!” Ve sen, bir zamanlar bendeki heyûlam; öyle korkunç, ürkütücü değilmişsin! Şeker-şerbet gelirmişsin. Düğün-bayram müjdelermişsin… Tertemiz içlendi bugün çocuklar; ben de seninle bir çocuğum Bayram Meleğim… Telâşım, heyecânımdan… Neyi ikrâm etmeliyim; rûh tepsimde tek samsa kaldı, o da cânım. Müzeyyen şehir süzüldü, bayramın da gözü yaşlı şimdi. Yedi geceme hazırlanan odalar ak-pak… Kapımı her çalan senmişsin gibi ve sanki seninle yoldaşlığa cân atarmışım gibi, hani sevmişim gibi seni… Ne suçun vardı ki bunca yıl,kızanlar niye kızdı ki sana? Ey orucumun nihâyeti, zilhiccemin zencefili, gözlerimin feri Bayram Meleğim! Ağlamalıyım, ama sevincimden. Gülmeliyim; ziyâretime gelişinden, temelli götürüşünden… Vaktime az kala, bilmeliyim sesini. Ve mutluluğun finalini yaşamalıyım seninle… O zamana kadar dualaşalım, o zaman gelince bayramlaşalım… Sana sıkı tembihlemiş Yâr, unutmamışsın; himmet eyle ben de sendeki hakîkati unutmayayım. Vefâdan yoksun yaralarımıza vefâ merhemi… ‘Ömrüm vefâ etmedi’deyinceye değin, dünyaya susmak; sâdece sana, ‘kavuşmak kürsüsü’nde konuşmak istiyorum, lâl dillerimi oku!


Ve herkese söyle;

Ömür denilen, kabre bile vefâ eder,  kalbe bile… Bile bile al canımı. Sevgili’yi daha fazla bekletmeyelim… Cân Meleğim, Azrâil’im…


“Gerçeklerden haberli olarak ölen Hakk Âşıkları,

Sevgili’nin huzurunda şeker gibi erirler…”   -Hz.Mevlânâ-

 



Fâtıma Zehra MERİNOS

Az Edebiyat Dergisi / Sayı-2









Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

11/7/2009 · Kategori: Merh_me




Asansörün taşıdığı cesettir.

Kıpırdamaya mecâli yoktur bakışların.

 

Destelenmiş idealler, toprakla tanışık çıktı. Sorgulanmasa da olur; her şeyi kabullenmiş güz. Darmadağınık kefen bezli odalar. Dökülmüş sayfalar ve kopmuş yayını yaşamın. Her şey bittiğinde gelir yeni başlayan. Başlangıcı âni olur ölümün.

 

Seni kaybetmek ne acı böyle. Kaydını tekrar yenilemek aşka.  Aşkın acısı biletir suskunluk bıçaklarını ve daha iyi keser dilim dilim. Zîneti aldanışta kılar beni bu dünya.

 

Koca bir silgidir gözyaşım ve tüm dünyaları siler kalbimden; sen gitmişsen içlerinden eğer...

 

Kıyılarımın bilge balıkçısı; ağına hangi gece düştü. Düş müydü bu apansız ölüm. Yanılmışlar mıydı? Yanlış mıydı? Yorgundular belli ki, uykusuz, sayıklıyorlardı.

 

Dönen gezegen durduğunda içime eğil, göremem gözlerini bakmazsan. Her adım geri çevrilir, dağ tepelerine kaçmıştır küheylan. Süvâri yolunu kaybetmiştir. Gitmiştir gitmelerini toplaya toplaya. Hançerler saplanır hicrân müzesinden. Geri dön diyemeyeceğim yerlerden topluca batar güneşler.

 

Fokur fokur kaynayan  kazan içindeki su, kalbimin kan deryâsına inkilâp etmiş. Gecikmiş, yetişememiş yakınına ellerim. Buzdan mumlara gömüldüm nicedir. Dikiş tutmuyor verilen teselliler. Senden gelmeyen yarama devâ olmuyor. Uzatmıyorum sözümü, çünkü ağzımdan hiçbir kelâm çıkmıyor.

 

Ateşe atılmış donuk izlerim. İzlerim, izini arar olmuş her yerde.  Kumsal, kaçtığım menzil; ada, mavilerimin hıçkırığı. Hüzün, şehrimin şâhı olmuş. Ruhum, ölüm kokusuna âşinâ... Yeni bir ölüm var burada, hep yeni bir ölüm. Her musallâda görürüm cenâzemi, her ezanda gömülürüm. Toprağın sıcak mıdır, şefkatli mi? Sıkma beni, daraltma ey toprak; üzerine basıyor olmak, her zaman üzmüş, ürkütmüştür beni.

 

Suyolunda kırılan testilerim

Umut dağında yolunmuş yarınlar.

Orakla biçilmiş yoncalarım

Dallarım yerlere eğilmişken kesilmiş

Kör testerede yapış yapış kabuklar.

 

Aklımı koy verdim yalnızlığımın ardına. Kalbim, Kâbesinde cemaat.

 

Tiyatroda aşk var, her doğan oynuyor kendince rolünü. Başlıyor ikinci bölüm ölümden sonra. Sonlardan başladığım hayata ihtiyar duruyorum. Ismarlıyorum gençliğimi bir başka bahara.

 

Ölümü oynadığım bu ilk bölüm ikinci bölüme açıldığında, aşkın çocuğu olayım tut ellerimden Yâr! Tut ki kalbimden; aşkı vâr edensin, doğayım.

Ölümsüzdür âşığın cânı, aşkta âsûde yaşayayım…

 

Kumbaranın kırılması çil çil yalnızlığın dökülmesi ise;

Meyyitliğime müjde / sen olur musun ey aşk…

 

 

 Fâtıma Zehra MERİNOS

 

http://korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=1432

 

 

 

 

 


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/7/2009 · Kategori: Merh_me



ALVARLI  EFE’DE İLÂHİ AŞK /

HAZRETİM, EFEM…

Hazretim, Efem…

Herc ü merce uğramış hayat hânemde iç gazeli gibi şiirleriniz. Âhirinde kaldım zamanın, sarmalandım ednâ karanlıklara. Işıklarıma tozlar yağdı çokça, yalpaladım. Kör kuyularda Yûsuf söyleşisi, söyleyiniz Efem; nedir ellerimin yapıp ettikleri? Rahle gözlü şehrâyin… Dökünüz yıllarca yazılmış harfleri, bendeniz tek bir harf bile etmiyorum şimdi.

 

Hazretim, Efem…

Kındığı Köyü’nün gökleri bilir,açılmak yaprak olur meyve dalında. Şâir doğar şiir çocuğu. Aşk, vâlidesinden seyyidedir. Doksan senelik ömür, mekân değiştirse de himmeti görülür. Medresede bir yürek ağlıyor derûni. Hâlâ dağlarında kar gitmemiş, karlı bir günde gidince siz…Elinden ekmeği alınmış sanki, damağından tadı. Gönül sofrası aç bırakmazdı Efem, toprağınıza inciler saçıldı. Hâlsizim; hâlime siz geldiniz. İziniz yıllar sonra buldu bendenizi. Gedâya kırık bergüzâr bağışlandı. Değil mi ki yüksek tepeler rüzgârı iyi alır;savrulmanız, ağlamanız, haykırışınız bundandı. Ne kadar üşüsek sizin gibi donamayız.

 

Hazretim, Efem…

Pusu kurmuş cihana nefs-ü şeytan donanması. Çemenzârım Hasankale’de yanıyor. Deruhte edilen acılar ve kıyâma kalkan kalp şem’i niz hürmetine, yakınız mumsuz anlarımı. Leylime seyr-i süluk nücûmu. Yıldız yıldız yağınız. Kara deliklerime kaysanız da, hiç çıkmasanız… Takdirde nasip olmazsa anamazmışız adınızı. Ne çok lütûf var Efem; Muhammed Lütfî Efem… Bir boyun büküşün kaç dilde sesi var? Aç olana aş, aşk olana nârına nûr var. Dergâhın bahçesinde dökülmüş gül yaprakları, içimin babası hasta kızına ağlıyor. Çâresi, huzurdan arşa çıkan duâda. Serçelerin dili bile aşk için çırpınıyor.

 

Hazretim, Efem…

Ölümün öldüremediği var ya, hani ucu yanmış mektuplar olup Medine’ye akan. Susmuş, sükûtunda Palandöken’in. Dert dökenin, derman şerbeti...Göremeyince, ‘yok’sunuz mu demişiz, hata etmişiz. Yoksuluz Efem, dünya oyuncaklarıyla sayılı dakikaların med-ceziriyle erimişiz. Gönül, kızıl ufkun batış senaryosunda sevdâ doğuşunu isterdi. Biz gönlümüze uzak kalmışız Efem, temiz ve yakın bilirken… İşgâl vukû bulunca, terk-i diyâr etmek gerek. Kıyıma, kışkırtmaya, mezâlime  merhume olup gitmek gerek .Hicret diyoruz çöl adımlarına.

 

Hazretim, Efem…

Müfrezesini toplamalı duygularımın. Göçen gençliğin hatırı sorulmalı. Avdet edip ebeveyne,ecdâdın şehit kokusunu almalı. Bir köye özenmek kadar mâsum olmayı dilerdim. Köyün kalbi, Efe’sinden ayrı olmayı ister mi? Ey Alvar! Al bir aşkın gözsuyundasın. Bağrında saklı tutmuşsun mücevherini. Zenginliğin mağruriyeti yok sende, öyle mütevâzi, öyle yok gibisin… Köyüne imam olmuş Efem, sırrımı tut,dikenlerim çiçek açmış,ey goncafem.

 

Hazretim, Efem…

Bakraçlara topladığım ne varsa işte bu; yokluğumu buyurunuz. İncitmeyen, dahası incinmeyen  âdâb-ı muâşeterinizde  kalakalan fehmim, tâliptir öğrenme şevkine. Kayalara dalgalar vurur apansız, taşlar bile yeşerir ümit edince…Yedi yüzü aşkın şiirlerinizin gölgesinde diz çöktüm, işte yedi yüzüm!  Yedi kat semâya yolcu, tekliğin esrarında sır etsin Sevgili. Aynalar, Hakîki Güzele müştak. Kapılar açık ölene değin ama, açık kapıdan yol bulup girecek gönül erleri gerek…

 

Hazretim, Efem…

Aşk halkanız derviş zikirlerinde. Sağ elin kalbi sarış zamanı. İlâhî hücresinde doğuyor bilmece. Aşk, kimin cevabıydı? Atan beniz, sararan yüz ve şâhid seccâdeniz. Bir ulvî nazarla delinen, değişen, aşkı devşiren hâletiniz,sordu her birimize “Âhiri ölümdür, ne hâldesin?...”İçimin kapıları kapandı yüzüme. Günahımın illetiyle başbaşayım. Mahşerimde bulunmuyor dünyalık yakın.Sesim lâl hecesinde…

“Kerem kıl kesme Sultânım keremin bînevâlardan                                                                                                      Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlardan…”

***

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

Not: Bu eser, Erzurum-Yakutiye Belediyesi’nin düzenlemiş olduğu “Alvarlı Efe’de İlâhî Aşk” konulu makale yarışmasında 3' üncülük ödülü almıştır.

 


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/3/2009 · Kategori: Merh_me


Farkına varılmamış bir ağaç gibi büyüdüm
Benim ilm-u haberim yok kimsenin kaydında
Doğduğumu bilen yok ki kayda geçsin öldüğüm
Bugün benim doğum günüm,
Bugün benim doğum günüm,
Şimdi nasıl kurulur devrik hayat tümcesi
Nasıl varılır artık döne döne en başa
Bu mu hayat dedikleri öle öle gördüğüm

Mehmet Sait Yakut



Zulasında ayrılık yazan tarihçenin alnına, vuslat mührünün vakti geldi demek. Peş peşe virgüllerle daralan dünyaya umdelerini saydı ve mürekkebi kan tutarak gitti. Kaza okuna ısmarladı daha söylenecek birçok şiiri. Şâir ki; adı Mehmet Sait Yakut… Nâhak yere yara kazan âleme, nâmert duruşu olamazdı. Tuz ve barut, acılarını yağarken ağız yoran harflerle sustu ve haykırdı yalaz içre, “Ölürsem kendime gömüleceğim.”

Göğe ağan menevişli düşlerinde ve girdaptaki düşüncelerinde “İslâm Kardeşliği”ni ana sütü bilen bir yürekle tanışıyoruz onun satırlarında sayfa çevirdikçe. Doğudan cihanı kendisine râm eden bir ışığın sergüzeştini dinliyoruz, doludizgin atlılarla nâm salan kadîm hüviyete.   Ey isyanın en delisi / İşte meydan / İşte sırat,” dediğinde, ümmet toprağında can yineliyoruz. Beyin koridorlarında tutuşmuş fikirlerle karşılaşıyoruz. Anlatacakları, cenderelere sıkışmış ahrazlara değil; hürriyet savaşçısı mihverinde şerâreler parlayan nesilleredir. İnancı gereği insan ayırt etmeyen, göğüs çeperinde volkanik ağrılar büyüten şâir, serâpa duaların zikriyle öteler meclisine gitmiştir.

Hüzün zindana sığmaz, çöl sıcağı kaldırmaz olursa; kenetlenen bilinçlerde tüm kayıtların gözden ve gönülden tekrar geçirilmesi elzemdir. Hayra tâlip insanoğlu, şerri reddederken, onun gibi; “arşa asılı sesiyle hücrelerinden feverân ederek, “İnkâr ile başlar hakikat.(…)“Lâ” dır, bir hakikate varışın sırrını içinde tutan reddediş lâfzı. Onun için “Lâ” ile başlar iman”diyecektir.

Koyuca geçişlerin patikalarında, dalga kırılmalarından varılası yere tutunur şâir. “Adam ve Ebuzeran”da secdededir.

 

“Ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları
 Şimdi bir tek damlanla tufandır yüreğimiz
 Şimdi kıyam
 Şimdi aşk
 Şimdi secdedeyiz

 Şimdi sonsuz sabah öncesi bu son akşamda
 Kar yağar yağar kan akar akar yeni bir bahar olur
 Mekke'de Kudüs'te Bağdat'ta Şam'da
 Aşk bir gün her yerde iktidar olur
 Yeniden buluşuruz Mescidiaksa’da Beytülharam’da
 Yetime yoksula iman yine yâr olur
 Hayat var ey Ebuzeran hak için intikamda

Vur karanlığa şimdi Allah için vur


Ses ister, âyetle yıkanmış kahramanlardan. Onun öyküsü Dicle ve Fırat’tan akmaya başlar. İsyan ve intikam yontar kalemini.

 

Oruç Tutan Bir Şehir”de “âbid güvercinler” uçuşur. Urfa’yı onun has lehçesinden okumak, şehrin burgacına yeniden giriş olmuştur. “Mücâdelenin ilmi”olan “Adının sâhibi” ile konuşur.Kürt bakışlı, kaftanı kefen bezi, ak puşusu namus, gözleri kartal bu adam “kim?” diyorum.“Ben” diyor, “Bu topraklardan naaşı sürgün edilmiş hakka mülteci bir kulum” “Ben” diyor, “göze nur kalbe şuur veren bir davanın neferiyim, ben adının sahibi Saidim, Said-i Nursi” Devriliyor müstahkem nizamı içimdeki putların. Bin kez ölüyorum, tek başıma, bir toplu mezar olup kendime gömülüyorum…”

 

 

Bir yürek ki, çekilir suyun karadan çekilmesi gibi. “Gözleri revnak, alnı apak ve yüzünde ağrı kesici bir tebessüm olan kaç adam tanıdık ki hayatımızda.” Denizlerini yaran vahyin inzivâ gülüne adar görüş kâbiliyetini. Kahırdan bükülen ve yorulan, dahası gamla yoğrulan efkârını “tehir edilmiş bir aşk”a salar. Yürüyüp gitmektir ana fikri ve çağırır âbisini, “Kurtuba tepesinden seyredelim akşam güneşini.”

 

Boğaza düğüm, gırtlağa tıkanış, zamana susuş olur onun gidişi. Şâir-Yazar Mehmet Sait Yakut bu âleme gözlerini, Azerî şâir Bahtiyar Vahapzâde’den üç gün sonra yumar. “Yürü Gidelim Abi…” makâlesini kendilerine takdim ettiği Abdülaziz Tantik, “Mavi Gözlü Dev Adam Sait Yakut İçin” söker kalemini ciğeri gibi ve der ki: İnsan bir dostunun yürek burkan haberini aldığı zaman dünya dönüyor sanıyor. Hâlbuki dönen kendisi, yüreğin nasıl ezildiğini öğrenmenin acı faturası bu… Anlamsızlığa karışan duyguların bir an kendisini kaybediyor. Hz. Ömer'in Hz. Peygamberin ölümü üzerine 'Kim Muhammed öldü derse ben de onun kafasını uçururum' demesini anlaşılır kılan şey; bir dostun ölüm haberi olsa gerek! Bir dost, bir kardeş kaybettik. İnsanlar ise çok güçlü bir kalemi kaybettiler…”

 

Üst üste gelen ölümler, bizi dürtüyor kalbimizden. Yaşların dizildiği hevenkler hazır edilip, öteler için uyarı sinyalleri yanıyor ve parlıyor sürekli. Adanmış ruhun kavî iz’anı, yâr misâli bilip imânını, amel-i sâlihîn’e sarılıyor. Faraza kesilse umudunun ipi, kaysa yıldız âhengi; dua meş’alesinden kehkeşânı nurlandıran çizelgesi ömrüne okunuyor.

Şimdi yanık ezanların ses verdiği gecede duadayız! Rahmet, vefâ burcunda can kaydediyor. Onun mısralarıyla sona gelirken bağış ve merhamet istiyoruz Rabbimiz’den. Geriye payımıza sükût kalıyor.

/Şâd ola ruhun ey şâir!

Durun selâma durun bu son ordudur
  Ey şehâdet ey iftar vakti sonsuzluk orucunun
  “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciun”  

             

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

http://www.hazersofrasi.com

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

28/2/2009 · Kategori: Merh_me



Ne kadar da Necip Fâzıl’a benziyor yüzü. Ne kadar direnç taşıyor nârin kuş kanadında. Eğilmez başıyla diz çökmüyor önünde zâlimin. Ana dili sâdeliğinde duru yayılıyor göklere. Ardından cümleler belki sıralanmasalar da; kocaman ve özgürce koşabilirler ve kaçabilirler şiirlerinin sıcaklığına. Tutar bağından “menim” deyip, gül yapraklarını. Gökte ne topladıysa yerlere serper, daha çabuk bulmamız için. Özge bir şırıngadır onun mısraları. Üzerine Azerî dokunuş olur, harf sandığından çıkan kelimeler bir araya geldikçe dilimizde. Hüznün vefâ pınarı aramızdan ayrıldı: Bahtiyar Vahapzâde…


Sevgi kırbasına âb-ı hayat doldurmuş, sararan yaprakların, giden ömürlerin peşi sıra atını çatlatırcasına bozkırlarda koşturmuş, dinlenilesi hasretlerin, sevilesi yüreklerin, kurulası hayâllerin merdiven aralığına kendi kalbini basamak bilip koymuşmehebbet”insanı, usta şâir, yanık ozan…


Hayatın mânâsını soracak olursan, “yaşamak yanmaktır, yanasan gerek” demiyor mu, şiir penceresinden? Çıralarımızı birleştirip, vatan ocağına atmıyor mu? Biz “hız hız kazaya uğrarken”, yollarda yol işâretinin olmadığını ne de güzel söylüyor. İki yana savrulan derviş zikrince, lâ kapısından “illâ” sokmuyor mu sevgiye? Ölünesi toprakların Türk vakarında, özgürlük anıtını diken varlığı, ezelî rahmetçe saklanıyor şimdilerde.


Demi geçince dünyanın, fikrin ateşi ışığa pervane oluyor. San’atkâr, demini geçiren insan. Dalmasa derinlere, kalmasa ateş içinde, “aynı odda yanmanın” ve bu yanış gereği “hemyaş”olmanın sırrını açıklayabilmek için hangi kelimeler yolumuza kifâyet edebilirdi ki? Dünyanın kötü ve çirkin yüzünü görebilmek gerekti ona göre. “Ed-dünya cîfetün…” Dünya bir leştir” deniliyordu şerefli sözde. O da bu sözün saklısında, aklını bozulmuş ve karışş tartılardan çekmişti. Neler çekmişti bu dünyadan, yiğitse beri gelsindi!


Harfler, zilzâldeki ruhların rızk-ı mâidesi. Yükü olan nasıl uçacak? Bıraktıkça azalacak, verdikçe çoğalacak. Ceren cümlelerde su kıyısına varacak, dağ tutacak kalbini. Kelimeleri ünleyecek bahadır çerağında. “Oddan geçip hayatta cilâlanmışız gülüm”, halefimiz serden süreyyâya rahmet okutacak. Maskesi kalktığında ve makyajı aktığında dünyanın, o şâhin gözler, gerçeğin damarına vahiy suyu içmiş çiçekler gibi açacak.


Gönül hâkinde eğleştikçe, muhtevâsını doruk noktalara çıkaran şâir, “başı yerde, gönlü fezânın derinliklerinde”sözünün sırr-ı mûcibince, mütevâzi hâletine canlar dayayacak ve böylelikle heybesinde mahşere taşıyacağı muştusunu sancısı olanlara duyuracaktır. Her ölümle zîr-ü zeber olmasa da zihin tasım, aşkın matarasını canından çilelerle çıkarmış, akleden kalbin refâkatçisi olan “düşünen insanlar”ın çıktığı yokuşlardan hazin ve müteellim kalakalırım.

 

Ölümden önce tek arzusuydu Türkiye’yi görmek. “Türkiye benim hayâlim. Kalbim.”diyordu. “Nefesimin son ânına kadar Türkiye'ye olan sevgimi kalbimde yaşatacağım” Çınarı ayakta tutan köklü sevdâsıdır. Tarihî dallarını yayar kucaklamak için. Onun gözünde Türkiye, bir ruh gibi bedende. O bedenin merkezindeki kalb gibi sıcak, kan gibi canlılık emâresi. Düşünce kuruluğuna çâre olarak Türkiye  suyu tuzlu bir kaynak:"İçtikçe yanarsın, yandıkça da içersin. Türkiye güçlü olunca tesiri bize de yansır. Unutmamamız lazım, güçlü bir Azerbaycan Türkiye'ye, güçlü bir Türkiye de Azerbaycan'a her zaman destektir, dayanaktır."

Bahtiyar Vahapzâde, gönlümüzü baht içre Yâr’e salan bir isim olarak burçlarımızda, bayrak hürlüğünde öz kimliğiyle dalgalanacaktır. 84 yıllık ömür koşusundan bizim dimağımıza ve ufkumuza parlayan sadâkat, zâtını minnet, mağfiret ve rahmet içinde anmak olacaktır. Yüce Rabbimiz, rahmetiyle sarsın, vefâsıyla kuşatsın…

Ebedî vuslatın bekleme salonunda bizden bizi alırken, yerine mısralarını yâdigâr bırakmıştır:


Arıyor gecede gündüzü insan

 Her zaman kaderi kaderde görmür

 Bu da dengeliğin bir yüzü, insan

 İki mutluluğu bir yerde görmür.

 

Allah yarattığın bu hikmetleri

Nasıl derk eyleyip hayran olmayak?

Verdiğin her şeyi alırsın geri

Dünyadan göçende pişman olmayak…”

 

*Hâşiye

ğereyim gel gayri, rahmetinden ver mene

Erenlerin cümlesine kalbden selâm söyle

Bergüzârım hüznüne gerçek libas bulamam

Âhir sözümdür buyur bu sofra-yı hazere

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

 

http://www.hazersofrasi.com

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/2/2009 · Kategori: Merh_me


 

















“Gel ki,  ben bugün dünyada değilim.

Dünyadan dışarı çıktım. Ben bugün kendimden de gizliyim.

Gönül ateşi ne hâldedir; bilmiyorum.

Çünkü dilim başka bir şekilde yanıyor.”

 ( Hz. Mevlânâ )

Geceye az kala sarsıyorum künyemi. Bakracımda çocukluk şekerleri eriyor ölüm sıcaklığında. Kaybolan yüzüm, haritasız kalıyor. Kursağımın pârelen sözü oluyor leylî. Hemdem olduğum aşk; hayatımla oynuyor. İyi kapa perdeyi ey can gözüm! Halel gelmesin mâsumluğuna. Kat kat oluşuna bir şey demesin kimse. Mevtin tadımlık baharına, toprağını ört. Büyüyen hıçkırık ol ömrün musallâsında. Ben ölümü bilmezsem, uyuyamam demişsin. Ölüm, tokluk mudur midende senin? Hançereni tekmeleyen, özünü acımtırak sabahlara bezeyen, kıvrılan zamanların ucunu muteber seanslarla düğümleyen o mavi, o sızı, o kemter duruş… Sen yokmuşsun bugün, ey var oluş!

Hani diyorum, yaralar varmış geçmeyen, asırlar sonrası vefâlı gelen. Ruhu müteessir, kelâmı esir bırakan. Sûz-i dîlin teşvik kamçısı. Mücmel ağrıları bütününe taşıyan. Gönül evini boşaltan ve dolduran, ne varsa hüzne dâir büyük bir sesle… Sesini kısan, dahası dil ucundan peltekliğini kavuran.  Zeminin devrik cümlelerinden seni kapı dışarı bırakan. İzâle edilemeyen sanrılarda, bir varmış bir yokmuş masalına kandıran. Yarım kalmış harflerini sırr-ı aşka yazdıran.  Hani /diyorum, gölgesiz duruyor duvarlar, gölgem/siz…

şelerden köşesizlik kapılıyor bu bahçede. Aşk Ustası defterime Dîvân’ından yazıyor; dediği gibi “Ölüm bizi birer birer çekip alıyor; onun heybetinden, korkusundan akıllı insanların bile beti benzi sararıp durmadadır! Ölüm yolda durmuş, bekliyor; efendi ise gezip tozma sevdâsındadır! Ölüm kaşla göz arasında; onu hatırlamaktan bile bize daha yakın! Fakat gaflete dalanın aklı nerelere gitmede, bilmem ki?...” Dostlar çarşı-pazarda görsün. Akıl, çok bilmişlik heveslerinde. Oysa ölüm geldiğinde gelinse aşka, satılabilir mi kuş, kafeste yoksa? Cân, tendeyken teni aralamalı. Kabuğun içinden çıkacak olana özünü verir aşk. Köşene döşenir muamma bir kilim. Dağlı yüreğine ağ atar ölüm; kaçtığın ummandan seni tutar. Yeter ki öl, ölmeden ölümle. Kaldır mevtânı yerden ey can gözüm! İki sözüm var iyi belle; ölüm ölüm…

 

 

Bölümlerimi ölçtüm, kategorimde açılan bir hiçlik . Gizlenmişim kendi bilmecemde. Alnımın açık sahrasında Filistin. Kan kaybediyorum can evimde. Bugün üç ocak, dünyam kaynıyor. Yetiştiremiyorum hiçbir hücremi hastanelere. Şifâ evlerim bombalanıyor. Mahdumu oldum kırmızı çağın, mevkîsi tâziyesiz. Bu havâlide umarsızca kesiliyor damarlarım. Birileri eğleniyor ağlarken pek çok âlem. Terkimdeyken aralık, aralıksız tıkanıyorum; sizi arıyorum, biz kayıp. Koğuşlarda bulamıyorum gâib dokularımı. Duyularım benden duygu kaçırıyor. Mimiklerimde anlamsızlık. Mutâbık olamıyorum çevremin çimenine. Sabah-akşam Gazze! Öğünlerimi sayamıyorum, ölülerim şehâdet şerbetinde. Müferrah olamıyorsam, acıların hitam bulmadığındandır. Sonu yok, nihâyeti hiç… İçi dönmüş kâtillerin özsüzlük travmaları, savaş uçaklarıyla yağıyor. Câmilerim harâbe, şehirlerim deşik. Dualarla salla hengâmını ey can gözüm; yeryüzü beşik…

 

Esrârın incesinden mavice sevmiştin sen. Ilık zamanların güzel burcundan, efil efil esen güney rüzgârından emanetti aşk. Toplu kıyımları anlatmıştın bir gece göğe çıkarak. Kalbindeki Cezîret’ül-Arap, sürekli kanıyordu. Kanamalı hasta oluyordun, umuda sımsıkı sarılarak. Uzaklara mektup yazıyordun, mürekkebin gözyaşıyla sulanıyordu. Kâğıt üzerinde dağılıyordun, yapabildiğin sâdece yazmaktı. Senin bir hesâbın vardı, her harfi duayla çarpılan. Kalemin kılıcıyla önce kendi zulmetini sonra kardeşlerine dadanan zâlimleri kesiyordun. Son nefes hâlinde kanatlanıyordun gidemediğin memleketine.  Günlerden üç ocak, yanıyordu ocağın harıl harıl. Söyleyeceklerin sarkıyordu zaman ipinden kuyuna. Göçecek kervan bir çocuk müjdeliyordu. Büyük bir istekle çıkartıyordun onu çâhından ve ansızın kucağına nâşı geliyordu. Sonrası yazamamaktı ey can gözüm; acılar sükûta ısmarlanıyordu.

 

Şimdilerde geceye az kala sarsıyorum künyemi. Üç ocağın söyleyegeldiği susuşlarda, adımı merhûme diye anıyorum. Adımı çok görüyorum bu ölümlerde. Mâh-ı Muharrem’in Kerbelâ hâkinde, boğazım kurudukça kuruyor. Yalnız kalıyor fesleğen, dökülüyor papatya. Ağlıyor geceler, öteler sonsuzluğa akıyor. Bu ölümleri gördükçe öldüğümü kabul etmiyorum ben. Onlar gibi ölemiyorum… Ardından koşsam, şehri taşısam Uhrâ’ya. Ve gönül ateşimi anlatabilseydim tüm varlığa, yokluğum yanar mıydı bir kez daha aşka… “Gel ki, ben bugün dünyada değilim…”

 

“Ruh âleminde, elest meclisinde âb-ı hayat içenler,

                bir başka tarzda ölürler!”

                                            -Hz. Mevlânâ-

 

 

 

                        Fâtıma Zehra MERİNOS

 

                                          http://korpekalemler.com

                        

                                          http://hazersofrasi.com

                                         

                                          http://dergi.minare.net      

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Şarkılar