7/8/2009 · Kategori: Kitabiy_t



-İbn Arabî ve
“İlâhî Aşk”yolculuğu…*

 


“Ey sen ki Kendi nefsi için kendi nefsinde ortaya çıkan Varlık

Sayı yok artık, çünkü benim varlığım yok oldu artık”

(İbn Arabî)


Endülüs’ün göklerinden şehrime kayan bir ışıkla karşılaştığımda “sevgi makâmından”  kitaplaşmış iletiler geliyordu. Işık hızında, görkemini tevazudan alan, lirik cümlelerinde aşkı güzel’le yazdıran iletiler. Çocukken İbn Rüşd ile tanışan, yirmi yaşında tasavvuf yoluna giren, altın rengi saçları uzun ve dalgalı olan bir sîma; gönül dilince hassasiyetlerimize sesleniyordu. Sözü kitap içinde bana akarken, ilmin huzurunda edebe riâyeten canım iki büklümdü. Kolay değil şüphesiz; kelâmın adı aşkla taçlanınca, o parıltıdan gözlerin kamaşması ve artık yitire yitire dibe çöktüğümüz dünya çölünde kavruk varlığın yokluğu aşma çabası.

Aşk hayatına yemin eden, sevginin sevgilisi olan, kendisinin hiç duymadığı bir sesle “Evi korunan kişi” anlamında bir hitapla seslenilen, sayının ve varlığın ortadan kalktığı doyumsuz son emelle sevilen sevgilinin bakışında her şeyin yandığını ileri süren aşk insanı İbn Arabî; yakarak harfleri ve cümleleri, Anadolu’dan yürek yumaklarını ruhuma dolayarak yürüyordu. İlmeklerini pınar başlarından atarak örgüsünü çoğaltan, Hızır’la karşılaşmasının yankısını ve şiirlerle ötelerin ulaşılmaz yakınlıkların izdüşümünü, elime tutuşturulan korlarla gösteriyordu. “İlâhî Aşk” birbirimize yapacağımız en güzel dualardan birini öğretiyordu: “Allah seni üstün kılsın!”

Yekdiğerinin ululuğuna dua eden canı Allah yücelere ulaştırıyordu . Allah üstündü, üstümüze yayıyordu sünnetullahını. Allah seviyordu, sevdiğinden veriyordu, hep veriyordu. Ayırt edilmeksizin sevgi payından sırasız nasipleniyorduk.  Bu, anlayamayacağım, anlasam her seferinde yarım kalacağım bir vefâydı. Hem de hiçbir zaman yüzümüze vurulmayan bir ikrâmla. Son derece değil, sonsuzlukta derecelerin kalktığı bir letâfetle veriliyordu her şey. İmanla bu payın şuuruna girenler, O Yüce Sevgili’nin sevgisine daha da yakınlaşmak için vahyin tarifnamesine harfiyen uyması gerekiyordu. Güzel’e sevdalanarak gitmek oluyordu bunun adı.

Okuyordum, gizli hazine beyan olunuyordu. Aşk gizliyordu çünkü. Gizlenen çıktıkça kalbin yüzüne, derinlerin atışları artıyor, dahası meçhul kimliğim aydınlanıyordu.  Sevgiden sudûr eden yazar, “Sevgide bulunan müthiş etkiyi bizzat yaşadım ben” diyordu. Sevginin Temelleri’nden Sevginin Belirtileri’ne geçiyorduk çevirdikçe sayfaları. Çevriliyordum, sayfa oluyordum, yazılıyordum. Bir kitap mı oluyordum, aşk bana da yazılmış mıydı? Aşk bana da yazılmasa nefes alabilir miydim? Yakınlığın ve uzaklığın hemen dibindeydim. Mahrumiyet yoktu, mahremlik vardı. Selâm vardı o zaman sahib-i aşk’tan. Biz aşk sofrasında kayıtlıydık. Herkes sofradaydı; fakat nereye geldiğini, niçin burada olduğunu biliyorlar mıydı?

Bilmediğimde kalmıştım, o eşikte. “Kimi seviyordum, tanımıyordum, adını bile bilmiyordum/ Kimdi bu göğsümü daraltan bilmiyordum” Belirtileriyle gelirdi aşk, kapıyı çalmadan, buyur edilmeyi beklemeden. Eski tanığımızdı da seçemiyorduk yüzünü. Bir yerlerden hatırlıyorduk, esasında ezelden. Hayatımız, o hatırlama sırasındaki dalgalanmadan oluşuyordu. Sayfa otuzuna geldiğinde, “O’nun öyle bir güzelliği var ki benim yoksulluğuma delildir” itirafında bulunuyordu. Yoksulluğumuz aşkın güzelliğiydi. Aşk cevherinin saklanması için elbette bir harabe gerekirdi. Yıkılmadan onarılmazdık. Akıl, son durağa gelene kadardı. Sonun ardından akıl da aranmazdı. Aşk, küllî akıllılıktı; gelince cüz’î aklı alırdı kendisine bağlardı.

Bir bağlanıştı bizimkisi. Bizim; yani insanlığın bağlanışı, aşkla bağışlanışı. Gönüllü erlere benziyordu saf tutan yiğitler. Nefs savaşında kıble siperine giriyor, can okunu geriyorlardı aşk yayına. Atınca bir başka atıyordu kalbler. Atan sen olmuyordun o vakit, bir attıran vardı. Bir’e doğru ne güzel de diziliyor, aşkla uslanıyor, birleşiyorduk. “Tuhaf değil mi? Ben onları ne kadar çok özlüyorum. /Onlar benimle birlikte, ama yine de onları özlüyorum.” Bulunca kaybetme korkusu muydu; “Sevgilimden uzaklaşıyorum, bu kez kavuşma arzusu tüketiyor beni.”

Sayfalar kırklandığında ilâhî sevgi anlatılıyordu. Sevginin üç türünden ilkiydi İlâhî Sevgi. Allah’ın kulunu sevme haberiydi. O’nun için yaratılmıştık, ibadet etmek için. O’nun tarafından bizzat O’na adanmıştık. O’nunduk. Seviyordu. Hem âşığımız hem mâşuğumuz oluyordu. O, her şeyimiz oluyordu. Hiç kimse O’nun gibi olmuyordu. “Bu dünya hayatı iki uç nokta arasında bir ara noktadır: Tevhid noktası ve O’nun Rablığını tanıma noktası.”diyerek aşk asâletine şirkin bulaşmamasını öğütlüyordu  İbn Arabî. Peki biz O’nun gözetiminde ve bakışındayken nasıl, ne hâllerde oluyorduk? Görünmez bağlarla bağlanmışken hangi kesici duygu ve düşüncelerle O’ndan ayrılıyorduk ya da ayrıldığımızı sanarak kendimizi aldatıyorduk? Bu nasıl bir sevgiydi? ‘Gölgelerimiz sağdan ve soldan sürünerek O’na secde ederken’, bedenlerimiz O’nun ilâhî okşamasıyla büyürken, hâlimiz niceydi? İlâhi sevgi hayâ pencerelerinden hüzmelenerek geliyordu yüzüme. Hayretim ve utancım artıyordu. Üstelik korkum çoğalıyordu. Sevmek ve korkmak… Korktukça sevmek, sevdikçe daha da korkmak. Bu korkuyla korunmak… Sevgili’ye karşı kalbin titremesiydi, zarif bir sevgiydi.

Evvelsiz muhabbetin sonu da yoktu. “Allah yarattıklarını her an seviyor”du, “tıpkı onları her an bildiği ve gördüğü gibi.” Bu satırları yazarken de seviyordu bizi, yazmadan önce de. Bu satırları okuyanı da seviyordu, okumadan önce de. Öncesizdi, öncesizliğe taşıyordu bizi. Ruhumuzun asıl mecrasına akmasıydı tamamen. Eksikliğin giderilmesi, tamlığın verilmesiydi. Onarılmaktı, onurlu kılınmaktı. Olgunluktu, insan-ı kâmil rütbesine çıkmaktı.

“Bizim O’na duyduğumuz sevginin başlangıcı ise, işitmeyledir, görmeyle değil” diyordu İbn Arabî. Biz sese âşık olmuştuk. “Kün” yani “Ol!” sözüne. Sesler bizi O’na taşır olmuştu artık.  Ses, şifresi gibiydi ruhumuzun. Açılınca sevgi kokan, bizi yaratıcımıza ulaştıran. Ses, ele veriyordu bizi, insanlığımızı ölçüyordu. Ses kelimeye dönüşüyordu hem. “Bizler Allah’ın tükenmez kelimeleri”oluyorduk. O’nu işittiğimizden beri O’nun sevgisiyle döner olmuştuk. Her şey O’na döndürülüyordu çünkü. Nerede güzel bir ses duysak; çırpınmalarımız bundandı. Aşk bir ses kadar yakındı.

Sevginin ikinci türü: Ruhânî Sevgi idi; “sevgilisini hem onun için hem kendi nefsi için sevme durumu.” Akıl ve ilim birleşerek, sevgiye derinlik kazandırıyordu. Hikmet veriliyordu bu iç çekişlerde. Rûhen hayale açılan kapılarda ilâhî aşka bir basamaktı bu sevgi. Gayesi birleşmeydi; “Yani sevgilinin zatıyla sevenin zatının aynı olması, sevenin zatıyla da sevgilinin zatının aynı olması.” Her nefeste birbirinin ruhu olmaktı. Sevgiliyi sevmek kendini sevmek demekti. Baştanbaşa hayatın ölüme meydan okumasıydı. Bilge aşkın zirvelere tırmanışı…

Tabii Sevgi’ye geldiğimizde, sevenin kendinde ortaya çıkan tabii hallere şâhit oluyorduk; “Vecd”, “Şevk”  ve “İhtiyaç” gibi. Sevmelerin başlangıcında kalbi saran ince zar, nasıl da çepeçevre âşığı kuşatıyordu? “Hayal âlemine yükselerek lâtifleşen” ve gözlere güzellik yağdıran Sevgili; artık mâşuğu için ayrılığın imkânsızlaştığı boyutlara yükseliyordu. “Hayalen kavuşma fizikî kavuşmadan yani duyular planındaki kavuşmadan daha çok etkiler insanı. Böylece, mânâ olarak doğan lezzet ve zevk, hayalen kavuşmadan doğacak zevkten daha yoğundur.”deniliyordu. Mânâ kavuşması, aşkın kucaklanışı anlamına geliyordu bir nevi ve hayali gerçeğe taşımaya yarıyordu.

Âşık eriyendi, harap olandı, helâk olandı. Sevgili’nin şevkiyle sermest olup çılgınlığa karışandı.”Her türlü duyguya duygusuz”olacak denli sevdaya dalandı, çıkamayandı. O’nu hatırlayarak dinlenen sevgili, kendi ölümü karşılığında kan bedeli istemiyordu meselâ. Kendi durumunu bile unutuyordu konu sevgili olunca. Sevgi egemen olunca sevgilinin durumu da unutuluyordu. Öyle bir unutuştu ki; ebediyen hatırlanıyordu. Mütemadiyen acı çeken, mustarip, meçhul bir kimlikti âşığın künyesine yazılan. Bitkinlikti, bir o kadar dinçlikti. Yorgun kanatları aşk rüzgârında dağılırken bilmemekti; aşk nedir, âşık kimdir?

Anlatılan öykülerde kendimi arıyordum, muamma oluşumu çözmeye çalışıyordum. Kördüğümdü, çözülmüyordu.Yayılmayan sırlarıma âşina olmalıydım. Bilmeliydim, ama aşk bilgileri yutan bir âlimdi. Ne yana dönsem yüzü yüzüme çarpıyordu. Derdin hüzünle izdivacından nur topu gibi doğuyordu. Sayfayı geçince güneş batıyor, sonraki sayfada yine çıkıyordu. “Allah’ın sevgi meydanları” diyorduk koroyla. Âşık hallerden hallere giriyordu. Sınırı olmayan sıfatlarda gülümsüyordu aşk.

Kitabın hitamında “Eğer beni iyi anladıysan, seni Yol’un üzerine koydum” deyince İbn Arabî, nefesimi tuttum. Alazlarıyla hücrelerimi yakan aşk bir nasipti, can tembihiydi, gecikmeden geldi:

“Sevgiliye tam anlamıyla uygun düşen bir seven olmadıkça, o sıfatlardan hiçbiri sevgiliye rücu etmez, O’nunla ilgili olmaz; ayrıca o sıfatların sevgili için hiçbir etkisi de olmaz. O halde bunu iyi anla!”

Velhâsıl rızıktı, ilelebed duaydı, akleden kalbin rotasıydı “İlâhî Aşk”;

Endülüs’ten Anadolu’ya bergüzârdı…

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

 

*“İlâhi Aşk- İbn Arabî / Mütercim: Mahmut Kanık - İnsan Yayınları

http://www.hazersofrasi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=617

 



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Şarkılar