22/5/2009 · Kategori: Kirik Testi




Burada bir hususu daha istidradî olarak arz etmek istiyorum: İnsanın enaniyet virüsünden kurtulması, hiç olmazsa “ben” yerine “biz” demesi ve hep O'nu göstereceği bir ufku yakalamaya talip bulunması çok önemlidir. Ne var ki, bu meselede de çok tehlikeli bir kayma noktası vardır.

Bazen nefiyler (bir şeyin yokluğunu, var olmadığını ve tesirsizliğini ifade etmeler), çok güçlü isbatlardan (bir şeyin varlığını ikrar, itiraf ve tasdik etmelerden) daha güçlü isbat manasına gelir. Aynen öyle de, bazen iradî tevazu, iradî mahviyet ve iradi hacâlet kibir, gurur ve ucubdan kat kat daha fazla tehlikelidir.

Tevazuya niyet tevazuyu kibire dönüştürür; mütevazi görünmek için mahcup mahcup durma çok çirkin bir riyakarlık ve yalandır. Bu tür davranışların arkasında başkalarına “estağfirullah” dedirtme yatırımları vardır.

Eğer, süklüm püklüm olmalar, eğilmeler, temennâ durmalar insanın tabiatının bir neticesi ve gönlün dışarıya aksetmesinin bir sonucu değilse, bunlar şirk işmam eden “estağfirullah” yatırımlarıdır.

Esas olan, İslam ahlâkını tabiat haline getirmek, Kur'an'ın ahlâkıyla ahlâklanmak ve Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed'in (aleyhi ekmelüttehâyâ) edebiyle edeplenmektir. Yoksa, Allah korusun, sen de Üstad Hazretlerinin dediğini der, “Ben yokum, benim kudret ve ehliyetim de yok, konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.” diye inlersin, herkesin elini eteğini öper ve günde belki yüz defa kendini nefyettiğini söylersin. Fakat, bu söz senin gönlünün sesi değilse, o tavır ve davranışlarında bir sunîlik varsa, o nefyin altında bin tane insanın seni isbat etmesi arzusu da var demektir; sen bir insan olarak “Ben yokum” desen de belki bin tane insanın seni tanımasını, bilmesini ve isbatını beklersin. Yüzün yerde görünse de gözün hep takdir alkışlarındadır. Böyle bir duygu ve düşünce kayması da açık kibir, gurur ve ucubdan daha tehlikelidir.

Açık kibir bellidir, fark edilebildiği ve bilindiği için ondan dönme ihtimali vardır. Fakat tevazu ve mahviyetin altına gizlenmiş kibir, gurur ve ucubdan kurtulmanın yolu yoktur. Bunlar hiç iflah etmeyen öldürücü virüsler gibidir.

“Ben bir hiçim” dersin; götürür bir yere bir kaç lira sadaka verirsin, verirken de hiç kimseye görünmezsin. Fakat öyle tehlikeli bir mülahazan vardır ki, “Bu insanlar neden bu kadar kör; yok mu şu cömertliğimi fark edecek bir adam. Allah rızâsına niyet ettik, gizli gizli veriyoruz ama şu fedakarlığım da görülse ve söylense fena mı olur?” düşünceleri sarmıştır zihnini. Belki niyetinde duruluğu yakalayamadığın bir sefere çıkmış ve sonra da “Vatanımı, sevdiklerimi geride bırakıp bu uzak diyarlara hicret ettim. Ben bunu söylemiyorum ama bazıları vefâlı olmalı değil mi? Fedakârlığımı görüp takdir etmek düşmez mi onlara?” der ve kadr u kıymetinin bilinmediğinden yakınırsın. Ya da, va'z u nasihat edersin, kalem oynatırsın, la'l ü güher gibi kelimeler döktürürsün. Zâhiren bir beklentin de yok gibidir; Allah rızâsı için vazife yaptığını söylersin. Fakat, Allah korusun, içten pazarlıklısındır ve gizli gizli beklentilerin vardır; bu beklentilerin, yer yer manasız alınganlıklarınla kendini ele verse de, sen farkına varamazsın; çünkü, öldürücü bir hastalık, ruhunu sarmıştır bir kere. Beynine kıymık gibi saplanan bir virüse tutulmuşsundur. Ve eğer, bu tür mülahazalar kalbinde bütün bütün yer etmişse, mahvolduğun katîdir senin. Cenâbı Allah bizi mahviyet, tevazu, hacâlet ve enaniyeti nefyetme mülahazaları altında kendini satma gibi helâk edici hastalıklardan muhafaza buyursun.

Bu virüslere yakalanmadan ve kayma noktalarına takılmadan rızâ-yı ilâhî hedefine yürüyebilmemiz için her şeyden önce Allah Teâlâ'ya sığınmamız gerekir. Oturup kalkıp, “ Allahümme innî eûzu bike min en-üşrike bike şey'en ve ene a'lemu ve estağfiruke limâ lâa'lemu – Allah’ım, bile bile şirk koşmaktan, Senden başkasını ilâh tanıyıp Senin güç ve kuvvetinden başka seylere tesir-i hakiki vermekten Sana sığındığım gibi, bilmeden ve farkında olmadan karıştırdığım uygunsuz söz ve davranışlardan da Sana sığınıyor ve istiğfar ediyorum.” diyerek O'nun rahmet kapısına yönelmemiz icap eder.

Ayrıca, titiz yaşamak, kayıp düşme ihtimallerini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı vardır. Bunlardan birisi, imanını güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh hâletine sahip olmaktır. Değişik münasebetlerle tekrar ettiğimiz gibi, Ayetü'l-Kübra risalesindeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli bu meselenin en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yinede de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli "Hel min mezîd - Daha yok mu?" deyip durur.

İşte, o seyyah gibi “Hel min mezîd” insanı olma çok önemlidir. Mü'min her gün kendi kendine, “Ben Allah'ı şu kadar biliyorum; fakat bu yetmez bana; O'nu öyle bilmeliyim ki, imanım, marifetim, Allah'a karşı alakam, -bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen Cenâbı Hakk'ın inayeti manasına da gelen cezb ve bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alâkam- daha da kuvvetlensin ve mertebe katetsin.” demelidir.

Madem “Aksa'l-gâyât”a talibiz, dualarımızda onu istiyoruz; öyleyse bugünkü marifetimizin dünküyle aynı seviyede olmasına rızâ gösteremeyiz. İki günümüzün eşit olmasını kabullenemez, onu bir aldanmışlık sayarız. Bu sebeple, başkaları hakkında hüsn-ü zan etsek de, şahsımız adına iman ve marifet hususundaki çok küçük bir kayma ihtimalini bile çok büyük bir tehlike olarak nazar-ı itibara almalı ve o ihtimalin gerçekleşmesine katiyen fırsat vermemeliyiz.

 

 

M. Fethullah GÜLEN

Ümit Burcu / Kırık Testi-4

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/5/2009 · Kategori: Kirik Testi






Allah (celle celâluhu),


“Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm –

Siz, Bana verdiğiniz sözünüzde durun; Ben de ahdimi yerine getireyim."

(Bakara, 2/40) buyurmaktadır.


"Adımını sen at;

Ben onu karşılıksız bırakmam;

sen hidayet üzere ol, Ben seni o yolda kimsesizliğe terk etmem." demektedir.


Fıtratımıza öyle acayip bir ihtiyaç ve muhabbet istidadı konmuş ki, dünya ve içindekiler onu doyuramıyor;

o ihtiyaç ve o muhabbet,

bâkî Cennetten ve saadet-i ebediyeden başka hiçbir şeye râzı olmuyor; Allah'tan başka hiçbir şeyle huzuru bulamıyor.

 

 

M.Fethullah GÜLEN

Ümit Burcu/ Kırık Testi-4

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

16/5/2009 · Kategori: Kirik Testi

 



 

 









“Bir kabahata mazeret aramak, daha büyük bir kabahattır.

Hata bir hatadır; o hâliyle kalsa ve telâfi yolları aransa basit bir hata sayılır. Fakat, o hataya bahaneler ileri sürmek ve başkaları nezdinde onu mazur göstermeye çalışmak mürekkep ve katlanmış bir hatadır.

Hatayı hata olarak görmeme, onu bir kabahat kabul etmeme ve onun bir suç olduğuna inanmamaya gelince, o da mük'ab( altı eşit yüzlü ) bir hatadır.

 

“Bana şunu ettiler, şöyle yaptılar; beni anlamadılar” türünden sözler

şeytanın ve nefsin hırıltılarından başka bir şey değildir.”

 

 

M.Fethullah GÜLEN

Ümit Burcu / Kırık Testi-4

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

7/5/2009 · Kategori: Kirik Testi


Âhiret beklentilerinden sıyrılamamış, Allah'a tamamen yönelememiş ve cennet arzusuyla kulluk yapmayı terk edememişler için Cüneyd-i Bağdâdi Hazretleri "İbâdü'l-Cennet", yani, "Cennetin kulları" demiştir.

Allah karşısında kemerbeste-i ubudiyet içinde iki büklüm olsa ve namaz kılsa da, sadece Cehennem endişesiyle tir tir titreyerek ibadet eden kimseler hakkında "İbâdu'n-Nâr" yani "Cehennemin kulları" demeyi uygun bulmuştur.

Dünyevî beklentilerden kurtulamayan, ona kalben sırtını dönemeyenleri de “dünyanın kulları” olarak adlandırmıştır.

Hâlbûki Cehennemden kurtuluş ya da dünyevî arzular kulluğun hedefi olamayacağı gibi, Cennet de amel ve ibadet için esas maksat olamaz. İbadet, Hak emrettiği için ve O'nun rızasını elde etmek maksadıyla yapılır. Evet, ibadetin gerçek sebebi, Allah'ın emridir. Herhalde Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri sözünü noktalarken de şöyle seslenmiştir: “Pekâlâ, bunca kul içinde Allah'ın kulları nerede?”

Terk edilmesi gerekenlerden biri de insanın kendi nefsidir. “Terk-i hestî”, insanın kendi benliğini de terk etmesi, nefsini düşünmemesi demektir. Değişik vesilelerle arz ettim: Meselâ, namazda sen aradan çıkacak, artık kendini unutacaksın… Sâdece O'nu düşünecek, namazınla O'nu başbaşa bırakacaksın…  Ağzından çıkan her kelimeyle O'nun rızasına vurguda bulunucaksın. Namazının her anında O olacak; senden bir parça ya da nefsin hesabına bir mülâhaza kalmayacak orada. Muhammed Bahauddin Nakşibendi bu hâle de terk-i hestî, kendini terk etmek, diyor.

Bütün bu terklerden sonra, insanın aklına “Ben dünyayı terk ettim, ukbayı terk ettim, kendimi de terk ettim. Ben, O'nun uğruna her şeyden vazgeçmiş bir insanım” şeklinde bir duygu ve düşünce gelebilir. Şâh-ı Nakşibend orada bir terkden daha bahsediyor ve “terk-i terk” de lâzım diyor. Yani, bu terkleri de terk etmen; terk ettiğini de unutman gerek. “Şunu terk ettim, bunu terk ettim” mülâhazasına takılıyorsan onları hiç bırakamamış sayılırsın.” Terk etmen gerekenleri Belh'de bıraktığın ara sıra da olsa aklına geliyorsa, demek ki sen hâlâ saraydaki İbrahim Edhem'sin, Belh'i unutamamışsın.

Evet, maddî-manevî füyüzat hislerinden sıyrılma çok önemlidir. Onları terk etme hususunda çok ciddi bir kazanç söz konusudur. O mülahazaları aklınızdan sildiğiniz zaman dört buudlu bir terk hayatı yaşarsınız. Dünyayı terk derinliği, âhiret beklentilerini terk enginliği, kendi kendinizi terk ufku ve bütün terkleri terk aşkınlığına ulaşırsınız. Bu aşkınlıkla da bütün terk ettiklerinizin ötesinde O'nu bulursunuz.

Hâsılı, Rasûllullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz buyurmuşlardır ki: " Her kim Allah için olursa, Allah da onun için olur." Evet, sırf Allah için olma, dava adamının vasfıdır ve böyle bir insan, ellerini açtığı her zaman Allah'ın rahmet ve inayetini yanında bulacaktır. İnsan, Allah'ın rızâsını tahsile çalışğı yolda maddî-manevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunduğu nisbette O'na daha yakın olacaktır.

 

M.Fethullah GÜLEN

Ümit Burcu / Kırık Testi-4

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

22/4/2009 · Kategori: Kirik Testi
















Allah Rasûlü'nün (aleyhissalâtü vesselam) doğumu ve yeryüzünü şereflendirmesi insanlığın yeniden dirilişi sayılır; O'nun doğduğu gün de bizim için bir kutlu bayramdır. Çünkü, biz, Rabbimizi O'nunla tanıdık. Nimete minnet ve şükran duygusunu O'ndan öğrendik. Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini O'nun mesajlarıyla duyup anladık. O'nun ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat, muhtevalı ve okunaklı bir kitaba döştü.. eşya ve hâdiseler de, âdeta Hakk'ı söyleyen ve Hakk'a çağıran birer bülbül kesildi.

O'nun gelişiyle, yaslı çehrelerdeki keder çizgilerinin yerini en içten tebessüm emareleri aldı... O'nun ışığı başlarımızı okşamaya başladığı günden itibaren, "ebedî yokluk" korkusunun ruhlarımızdaki te'siri kırıldı; sonsuzluk isteyen sînelerimize dost ikliminden vuslat muştuları gelip ulaştı. Evet, bir insanın ötelere imanla gitmesi ve Cennet'e ehil hale gelmesi onun adına bir bayramdır. Getirdiği mesaj vesilesiyle bütün varlığın çehresine nur saçan, nazarları ahiret yamaçlarına çevirerek topyekün insanlığa Cennet ve Cehennem'i tanıtan ve ebedî saadet yollarını aydınlatan Allah Rasûlü'nün (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) doğumu ise, bütün insanlığın ve kâinatın bayramıdır.

Fakat, acaba biz, bütün insanlığa bir kurtuluş fermanı getiren Habîb-i Ekrem Efendimizi kendi büyüklüğü ölçüsünde sevebildik mi? O'nu gereğince tanıyıp başkalarına da tanıtabildik mi? “Kutlu Doğum” dediğimiz mevlid-i şerifi, O'nunla irtibatımızı ortaya koyma adına gerektiği gibi değerlendirebildik mi? Zannediyorum, bu sorulara “evet” cevabı vermemiz zordur. Gerçi, şimdiye kadar, merasim türünden çok mevlit okumuş/okutmuşuzdur; birkaç ses sanatkârı ve birkaç ilâhîci ile o geceye bir nağme katmışızdır; birkaç paket lokum ve birkaç şişe gülsuyuyla gönüller almışızdır ama maalesef bunlar kat'iyen O'nun büyüklüğüne yaraşır şekilde ve O'na karşı, sevgi, vefâ, sadakat duygularını coşturacak seviyede olmamıştır.

Tabiî ki, bu mevzûda yapılması teklif edilen şeyler "ef'âl-i mükellefîn" arasında değildir. Yani, Kutlu Doğum'la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme, O'nun viladetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir.

M.Fethullah GÜLEN

Ümit Burcu / Kırık Testi- 4

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

30/1/2009 · Kategori: Kirik Testi





Gençlikteki ibâdetlerin Hak katında daha sevimli olduğunu belirten Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz (a.s.m.),

“Tevbe güzeldir, fakat gençlerde olursa daha güzeldir; Allah tevbe eden genci sever.” buyurmuştur.


Bu zaviyeden, hayırlı genç Mevlâ-yı Müteâl’in rızasına ermek için kendisini ibadet ü taate veren ve ezkazâ bir günaha girdiğinde hemen helak olacakmış gibi kalbi tir tir titreyen, ilk fırsatta bir arınma kurnasına koşup isyan lekelerinden kalbini temizleyen bahadırdır.

 


Şimdiye kadar, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvrandığına şahit olduğum nice gençler vardır ki, gözleri harama iliştiğinden dolayı, inleye inleye gelip sadaka vermişler, hemen seccadelerine koşup Hak karşısında iki büklüm olmuşlar ve gönüllerini karartmasından korktukları masiyet izlerini gözyaşlarıyla yıkamışlardır.


İşte, bir anlık gaflet sebebiyle gözüne ilişen bir haramdan dolayı kaddi bükülen ve “Eyvah, ben mahvoldum; Allah’ın bunca nimetlerine mazhar olmuşken günah yakışır mıydı bana, ne olacak şimdi halim?” diyen ve tevbe, inâbe, evbe basamaklarıyla hakiki kulluk ufkuna yükselen delikanlı, olgun bir ihtiyar gibi davranan ve şeytanî hücumlara karşı kalbini koruyup canlı tutan en hayırlı gençtir.

 


Haddizatında, insan, kalbi hayatdâr olduğu nispette günahlardan nefret eder ve onlara karşı içinde tiksinti duyar. Gönül hayatı itibarıyla bütün bütün mefluç olmamış bir kul, her masiyeti ruhunu yaralayan ve vicdanını kanatan bir iblis kurşunu sayar; işlediği bir günahtan dolayı binlerce nedâmetle dolar ve günlerce ızdırapla yatıp kalkar.

Zaten, bir insan, içine düşğü günahlar sebebiyle neredeyse hasta olacak kadar ızdırap çekmiyorsa, alışılageldiği üzere o da diliyle yüzlerce kez “Tevbe ya Rabbi!” dese bile, onun yaptığı tevbe değil, sadece bir merasim ve yararsız bir kaç söz söylemekten ibaret kalır.


Tevbe, vicdanı kasıp kavuran pişmanlık hissi ve bu nedametin insanı iki büklüm etmesidir. Pişmanlığı ve af talebini dil ile söylemeye gelince, o sadece böyle iki büklüm olmuşluğa kavlen iştirak ve bir tercümanlıktır.

Evet, gerçek tevbe ancak ızdırap terennümünün ve masiyetten yiğitçe sıyrılıp ilahî dergaha dönüşün ünvanıdır.


 

M. Fethullah GÜLEN

 

Kırık Testi: 7 / Ölümsüzlük İksiri







Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Şarkılar