17/8/2009 · Kategori: Gece Duraklari


a-

Yollara aşk yazgılı bir düş bıraktım. Aşkı sardım elem kokulu sabahlardan ödünç alarak. Bedeli ruhumun yağmuruydu belki, yine de hiçbiri benim kazancım değil! Bu gece Konya’da  Aşk Ustam’ın mahallesindeyim, bu davete inan artık gözlerim. Çağırmadığını almıyormuş yanına. Yüreğim; kon bu bahçenin baharı çiçeğe durmuş dallarına. Meyvelerin özüne geç. Konuşurken dalma sulara, hazır bulun aşka ki; semt-i yârin arzındasın. Hiç belli olmaz ansızın yakalanırsın.

Kıvrıldı sesim, katlandı incelerek. Derdim, akın etti yamaçlarımdan. Döküldü yarım tasım, saçıldı her tarafa. Sustum, içim boşaldı:

Ustam! Aşk, kızıl gerçeğimdi benim! Bunu gözyaşlarımdan mürekkep bir hasretin kaynamaktan buharlaşmış ve sonunda hiçbir suyu kalmamış edasından biliyorum. Hırpalanmış gençliğim var avuçlarında. Ustam! Aşk kokularını çok uzaklardayken almıştım da, gecelerim gece olmuştu hani o zaman. Yemen’de bile olsam yakındım hani dergâha. Ey Aşk Ustam; verâ kucağında uyutur musun bizi? Aşkını terennüm ederken sever misin? Ya da kardeş rüyalardan çıkarak sarılır mısın câna ve ağlayabilir miyim doya doya Şems’in gittiği yollara bakarak…

Ruhumun ruhundaki can! Tut, büyüt, al beni. Yüreğim de inansın buralara geldiğine. Aşk susuşlarını dinlesin. Uzaklığın cümlesinden geçsin de, payına düşenle yetinsin. Aşk yetişsin ehil olana. Ehil değilim! Ehil olmak için bizzat aşk ehliyeti almak isterim. Aşk, kaydına alır mı? Ana adım, baba adım: Aşk. Doğum yerim, medenî hâlim: Aşk. Hangi merkeze kayıtlıyım; tabiî ki Aşk’a.

Ustam! Olmayan kimliğimin yerine geçecek ve beni her ortamdan geçirtecek bir bilgi gerek. Aşk, bilgilerin efendisi. Aşk istiyorum kararmış kalın duygularımın enkazında, açılmayan göğün katranında bir şûle, bir umut aşk/ istiyorum…

 

b-

Damdan atıldım Aşk Ustam. Bir kelimenin uçurumundan düştüm yere. Harf harf çıkmıştım ıstırap katlarını. Kahkahadan değil, ağlamaktan katılamıştım. Yalnızdım Aşk Ustam, şehir suçlusu duygularımın harcadığı bozuk paraydım. Karambole dağıtılmadım, düpedüz çemberimdeydi aşk. Vezinsiz mevzunsuz bıraktı gidişi. Alâmeti şiirsizliğimdi, anlatamadım. Fâil-i meçhul cinayetten yargılandım. Hâlbuki yanıktım Aşk Ustam; çıralarımı sen toplamamış mıydın?

Ateş başındaki âşıkların gönül mahallesinde, geceye konan bir zincirle bağladın başımı. Mesnevî ile geldin, derslerin şefkatli bir baba sesiydi. Divân-ı Kebîr oldu leylin sürmesi. Ne zaman boğazıma gelse canım; koştum açtım. Gazellerinden kurulu bir dünya buldum kendime. Şükür şerbetiyle serinledim. Kalem, feryadını yazdı; kâğıt, bekleyişini aradı. Geçen yıllar senden şehrime sevda taşıdı. Kordan, buzdan ayrı bilemediğim hâllerde sallandım. Bin bir çile günlerini aşmalıydım. Kelimeler yolumu kesti, damarlarımdan sıkılan acılarla gün yüzüm gecikti.

Gece bitmedi, ben sana gelememişken daha yapacak tek şey kalbimden geçti: Yazdım. Kendime söylendim ve savurdum içimi dergâh eşiğine.


c-

Seni hangi gergefin arasında unuttum, kumsal rüzgârı umutlarının dağınık rehgüzârında...

 

Kıymık acısı göz yorgunluğun, anımsaması güç bir verdâ. Yıkıntılarıma çok sözlü bir suskunluk bıraktım, ellerin uzak kılmışken okyanus sularını. Bırakılmaz hüzünler iliştirdim sepetime. Daldan atlayan dal-budağım oldun. Göçebe geçitlerin çevrilmez pedalında kramp girdi canıma. Dönmez şafaklarda kızdın dalga dalga. Yetişmek olanaksızdı, her hasretin ağırladığı bir ölüm vardı. Şehrin uzağında el sallarken, çiçekler üşür oldu mevsimsiz yamaçlarda. Fonda çalan zil sesi, bir haber verişti. Gelmek fiilinin zamansız çekimlerinde, iteklendik bir aşkın zill’den ırak lâline. Savmı niyet-i kerbela… Kurbunda korunduysak, bilinsin içindi; mânevî perde tek renkti, aşk…

Seni bir köy fırtınasında ekmişti Hakk! Çadırların, çatı katlarının, çarşı pazarın hallaç pamuğu gibi savrulduğu hengâmda, ne olduğunu anlamadım, sen mi düştün ben mi yuvarlandım çölüne. Dibimde üç noktaları hazır olmuş buldum, bulundum. Kem gözlerin zifiri sözlerinden ayıklandım. Karama ne olmuştu ki, şehr-i beyzâ her tanesi bir melek. Değildim lâyık sana; kaçmak elzemdi, elyaktı, elhaktı. Yaktı…

Buz uygulaması, nâmütenâhi vücubu leyl-i seher… Zâhirî bâtın anonimi. Fehme keder nişânesi intizar. Kıl kararını; kıldan ince bergüzâr. Bitti say bu sayıyı! Ben sana bittim say! Ay dolanıp gelsin Şems yalnızlığını! Erimek, ay’ın içini boşaltmak demek. Kime doldum, çıktı içim? Hayy…

Yâ Hayy!

Beni hangi serçenin kanadında uyuttun, ince mavi nehârın derli şafağında…

Katar katar kervanları salma peşime. Dertpîşe bağrım ki, zilzâl tefekküründe. Titremenin de zamanı var elbet! Sarmaşık sıradanlığında yok bir hayatım. Yokum, hayatım/da sen. Bilmesen nice ters döner yönü dağ soluğunun. Bilmesen, ovadaki kayalar ağlar, canını hatırlayıp canından öte.  Niye sustun, zeytin dalına ne derim? U dönüşü vakitlerimden sonra, her sonrada, son adada… Kaçıp kaçıp gelmişken yoksulluğuma, çuvalında un olayım aşkın U yokuşlarında.

Aşk Ustam! Usumu aşkla!   

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

http://www.hazersofrasi.com

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/5/2009 · Kategori: Gece Duraklari


Zıtlar yoğruluyor hayat leğeninde. Karma bir yanlıştan içime düşüyorum. Vakit yine gece. Kaçar gibi kuytu sancılarından, Eskişehir’den can, Akşehir’den gülüş topluyorum. Âlemin hicranı hendek melâlinde. Komşu kızından hüzün ısmarlanmıyor. İliklerin duymuyorsa o ayrılığı, koş duraktan durağa bir kâr etmiyor.


Sana hangi düşümün ölü martılarını anlatayım Konya. Zaman, gecenin mührüyle kapalı. Bak ilk kez adım adım yaklaşıyorum sana. Perdelerini kaldıracağım bakışlarımın, yeni bir perde çıkacak sonra. Her tarafı su basmış, içim deniz; sentezleyiniz. Sırça köşküm, mühim yıkılmalarda.


Zümremde zühre yıldızı, kaydın mı Konya. Seni göğün bahçesine bırakır mı ellerim. Ellerime şebnemini verir miydin, şırıl şırıl gazelim. İçime düştükçe çıkıyorum içimden. Bu kavşakta dolanmalarım niye? Tavaf edilince sevgi çiçeği, karanlığa ekilir gül, nur doğar. Ey Selçuklu diyârı; sel bastım sana, aşk bas yarama! Yaralar ki dünya imzası, kefil olunur muydu günahlara? Geceler, üşütmek için mi yayılır coğrafyana. İl merkezinin illetlisiyim. Geminin kaçağı, kıyıya bırakılan kemterim. Bak bana Konya! İzim izlerine gelmek için tüm izleri gaybetti; ben hangi köyün yerlisiyim? Kırmızı ışıkta duruluyorsa, yanıp sönen bu içimin deli sarısı, yeşiline geçsin mi? Sorsam şuradaki yerliye göğünüz nerede…


Konya… Tâlih kuşu olup kondun kan sahrama. Gönül ovanın rüzgârına tutuldum, tutuklunum. Tok değilim, uykusuzum. Kelâmın neresinden başlayacağımı, kalemi nereden kıracağımı bilemiyorum. Aslî susuşlarıma su veriyorum. Karlara tırmanmanın eriyiş hikâyesi. Siyah minibüsün buğulanmış mı camı? Canım, buharlaşmış mı? Taşmasın kan kazanım, kısayım ses ateşimi. Bedevî bir aşkın yamalanmış entarisi.


Geceyi örtü kılan adına konuş Konya. Geldiğimi duyduysan soğuğuna de ki; soğuyorum dünyaya. Uçurumlardan çekilmeksizin uç uca yaşıyorum hayatı. Zıtlar, bir ters bir yüz örülüyor. Göçmen yüreğimin dertleri uzuyor. Paketleniyor lâstiklerle ağrılarım. Âhım, zâr. Giriftârım gamhâneme, kime yanayım? Hızını kesemez oldum ayrılıkların. Senelerin tutup arkalarından ‘gitme ne olursun’ diyemez oldum. Ne oldum Konya? Ne olamadım veya ne olduğumu sandım? Sırmalanmış bir tarafı hep aynaların. Üçüncü duraksın kader yolculuğunda. Yol hırpaladı cesedimi. Ruhum, sele serpe ortalıklarda. Yol kesicilerden daha keskin içimin bıçağı. Şehâdet hülyâsının sargılarıyla serinledim. Dindiremiyorum bu akışı. Barajın kana bulanır mı? Sabah uyananlar, gece ovaya kan yağdığını anlar mı? Çiğ düşmüş mefkûreme. Çiğim Konya, yeşiline düşmeye niyetleniyorum. Niyetim, beni çadırına alır mı?

Deseler inanmazdım, demediler inandım. Ben sana gelmişim meğer…

Gündüzler çekildiğinde günün repliğinden, gece namazına durmuş mum. Kıyâmın secdesini hayâl edemiyordum, tükenmekmiş. Tükenmez kalem, bu tükenişi bilir miymiş? Her insanın bir çöküşü varmış Konya. Yitirirmişsin umudunu, umut ekildiğini görememişsen bahçe serana.


Kışların soğuk, yazların kurak… Horasan’dan göç eden iki ermiş ‘Buraya konalım mı?’ demiş, ‘ Kon ya!’ Bozkır’ına, Tuz Gölü’ne, büyük yangınına, korkunç kıtlığına Mevlevî selâmında yüreğim; “Aşk olsun Konya!” Hanya’yı anlamak mıydı acı tecrübelerden ders almak. Hanya ki, Girit’te bir şehir. Asıl seni anlamak Konya, Sultanlar Beldesi’ne altın çağı tozunda, duman olmak… Meram bağındaki bir dala saklanmak geliyor içimden, yeşil yaprağının damarına konayım. Arama beni Konya! Ket vurma cepkenimde tafsilatlı seyyahlığıma. Çanak-çömlek ilişkisi çamurluğuma, otuz küsur ilçenle kalelerini yıkma. Nasıl karıştığımı bilmiyorum tahta kaşıklarına. Sen hüsn-ü sîretinle hasbahçene merhûmeyi yazmışsın.

Yazmış mısın noktasında ayrılığın kıvrımını? Daha ilk görüşte tanımış mısın? Nereden bilirdin sînemi yaran sevdâ kalıntısını. Kararan göğe haber olsun, buluşturdu Sevgili… Vuslatın nesîmini çekiyoruz, dilimizde hâl yaresi. Sessiz sokakların kulağına söyler mi; ey ruhu hazin mâzimin dost güzeli! Bir daha selâm sana. Aşkı âşığa demek, kelimelere keder mi? Yoksa her harfle artar mı âşığın med ceziri. Sen vuruyorsun, ben sana dalıyorum. Derin rüyâlardan uyanıyorum, sen de vuruluyorsun Konya. İkimizi çeken Biri, bir niyete yön verdi. Tâhir ile Zühre’nin kitâbesiz rûznâmesi gibi, harfsiz bir günlüğe yazıldık ikimiz. Türkülerin diyeceği var:  “Bülbül konmuş sarayına Konya’nın…”


Zıtlar birbirini çekerdi. Karma yanlışlarımla düşerken içime, eksimi çektin. Negatif kutuplardan artılar geldi çeteleme. Bilmediğim bir bilinçle bilendim. Aşkı devreye sokan aşkına, sana ne demeli aşk suskunluğunda? Kollarına cennet demetlenmiş, coğrafyanda âb-ı hayat. Gayrı ne yalnızsın ne de âlemden öte memât. Sen hayat içre hayatsın, buralarda kalamazsın Konya…

Ey aşkın davetlisi! Uhrâ’ya taşısın Sevgili seni. Selâm söyle aşka, alsın en son firkat virânesini. Duan ki deryâdır.

/Geceye seher yağansın, vefâmsın Konya…/

 

“Burada akan şu çeşme, âb-ı hayat çeşmesidir. Ey sâkî, su kabını burada doldur!”

( Hz. Mevlânâ)

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

http://www.hazersofrasi.com/

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/5/2009 · Kategori: Gece Duraklari


 

Yalazlanmış sabahlarımın göz ağrısı!  Medrese tâlimgâhı gecende, cümle gülüşlerimi resmettim demirine. Ey Bizans’ın uç şehri; Hüdâvendigâr’a satıldığından belli Hüdâ’ya yakarışların. Fâtih’in fethiyle meyve ağaçların bembeyaz âhşehir, Akşehir… Kentin çevrende şehr-i beyzâ. Krallar yoluymuş evvelden, bal sevenlerin. “Yâd-ı mâzi” bir kitap hâtıranda kalmış. Garp Cephesi Karargâhı, kararımın kalbi olmuş. Sen ne zaman yutmuşsun gecemi, bilemedim.

 

Ey İç Anadolu’mun zümrüt ilçesi, Sultan Dağı’mın Sultâniyesi! Yine esiyor güneybatından en önemli rüzgârın. Sana gece giriyorum, ikinci gece durağım. Kuzeyinde gölünle, bilmem ki niye ağlıyorum. Eskişehir virgül gibi içimde, bitmediyse bitiremiyorum… Eskişehir’de doğan bir Hâce, karşılıyor seferîyi. Nâsuriddin Hocaefendi… Şifâhi cümleleri dilden dile. Lâtîfe erbâbı. Hikmeti ibret dolu birer darb-ı mesel. Şimdi gök tarlamda o aranağme. Cenderemde nüzhetgâhı birer nükte. Acıya, sıkıntıya, dayağa ve açlığa katlanışın en yaygın simgesi, onun bineği. Ters binince mi alışmıştın ey Hâce, ızdırâba yoldaş olmaya…

 

Arkada kalanlara birer lütûf, yüzü cemâl âyinesi, sözü tebessüm yüklü. Dönemez ki çocuk gülüşünden, o tüm çocuklara öncü. Dört mevsim esiyor şehrinde, velâkin onun kışı içinde. Ola ki birisi üşür, ola ki soğuktan donarlar diye… Merdivenden paldır küldür inen esvâbın içinde, sen de vardın ey Hâce! Şu kıyâmete giden dünyanın içindeyim de; düştüğümü söylemek, âr oldu geçmişe. Bizim kazan, sizlere ömür. Toplanılacak gibi görünmüyor fezlekemi dolduran kül. İçimi yakan ve biten bir bal oldu ömür. Tadım dillerdeyse, acım en derinde. Gelen ölüm de; derdim, ruhumun mahfî esenliğinde.

 

Yer yarıldığında ulaşacak mıyım Sevgili’ye? Reddedilmeyen bir kabule varacak mıyım? Yana yakıla saplanan bu bahara, şâhit diye kalbimi kalbine asacak mıyım? Ruhlar toplanıldığında meydân-ı mahşerde hatırlanacak mıyım? Hâsılı, ruhum gülecek mi Sevgili hareminde? Unutulmayanlardan olmak için âşık kalacak mıyım? Ben senin kışına bile tâlibim ey Hâce! Çocukluğumun Hoca Nasreddin’i…

 

Korktum mezarlığın arka kapısından. İnsanların arka yüzlerinden korktum. Fıkralardan devşirdim büyümenin bedelini. Hem ne olacak ki; iki omzumda iki mânevî elin, hadi gül be yüreğim. Gülebildiysen acıya, bu yürek senin. Çıldırmadım bak, çok görmedim kimseyi, gülüp geçtiler olsun gücenmedim, gücendirmedim herkesi. Kabristanın yeşil şemsiyesi; yağmur da olmasa gözlerin ne ki, gözlerimin dîbâcesi. Hadi gül be yüreğim, bu gece Akşehir’desin…

 

Yılları deviren gözyaşlarını al da gel. Şehrine ak düşmüş bir sultanda yolcu kimliğim. Nisan dilemması gözlerim toprağa aktıktan sonra mı geleceksin? Ye acım ye, sen beni yedikçe güçleneceksin! Zayıf ve çelimsiz yuvarlandım dünya merdivenlerinden. Rahle saltanatım, gülücük fihristesi. Neticesi ham bir meyveye aldandım. Sâfî duygularımla yağmalandım. Ganimete iştahlıydı sonbahar bilmemişler. Neymiş, ne demişler çok da meyyal durmadım. Seni hiç kelepçeli hüzünlere verdi mi deneme yanılmaların? Düşe-kalka Kaf Dağı’nda mı sabahladın? Akşehir! Yanmışı yakmak, şehrine ak mı verir? Ağlamak gibi hem üzüntüye, hem sevince…

 

II. Bayezid devrinde Rumeli Beyi çağırıyor garibi. Hasan Paşa Câmi. Kocaman adımlarım küçülüyor ince. Mısır seferine çıkan bir sultan görüyorum, burada konaklıyor. Ürpererek duvara yazılmış vav’ın hattında kalıyorum. Ey Yavuz Sultan Selim, senin gibi seferdeyim, burada geçici kalıyorum. Ama Mısır’a kadar varacak yolum nerede? Nil’im, kuyum, sarayım nerede?

Ey dinin yardımcısı Hoca Nasreddin, Ey Nâsuriddin Hâce!  Fikrimce, sana bir şey diyemeden gidiyorum. Kölenin kavruk kökenli duruşu gibi, akını bilmemiş karalar gibi, bin yıllık sürgüne sürülür gibi, kokunla, kökünle, közünle gidiyorum. Gel döndür beni diyemeyeceğim. Gülüşün düş gibi, ömrüm ölümlü. Yolculuk bu. Çekiyor canımı durak durak. Gitmeliyim Akşehir, kal sağlıcak. Salıncakta yüreğim sana bakıyor olacak… Unutma zıddını, karayım bilirsin. Aklayıverirsin. Ak şehrimsin. Sana akı bahşeden Hakk, en son günde yüzümüzü ak eylesin. Niyetimin meltemisin, derinlerdesin Akşehir… Âh şehir…

 

“Gidilecek aşk yolu uzun bir yol; benim canımın ise bineği yok, yaya kalmış. Fakat gönlümü bir düldül yapabilmek mümkündür.”( Hz. Mevlânâ )

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

http://www.hazersofrasi.com/

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

12/5/2009 · Kategori: Gece Duraklari


 


Porsuk ırmağı koşsun Sakarya'ya, ben İnegöl rampalarından sana uzanacağım. Armut, şeftali, kiraz ve vişne hepsi çiçekte. Karşıki dağlarda kar... Edindiğim bilgilere göre ' Bursa'nın Güneydoğusu'nda orta büyüklükte bir şehir, Ankara'dan önceki son büyük durak...' Şehrime omuz veren ilk gece durağı. Asıl ismi Sultanönü. Kaybedilmiş, terk edilmiş görünümü almış, eski şâşaalı günlerini özlemiş şehir: Eskişehir...

 

Dillerime kilit vurdum, gözlerime nem. Geldim bir tanem... İkindi vaktinde yüreğim, batmaya hazırlanıyor. Ovan, haçlı seferinin birincisini yaşamış, öyle mi? Seni ikiye bölen ırmağın Murat Dağı'ndan çıkmış... Esvâbımda eski görüntüler var, usâremi âbına ver ey şehir! Nevâmı eskimeyen âhengine ısmarla. Öte yakadan gelen Sevgili gibi, yüreğimi al, içinde parçala... Önsözü İstanbul'a yazmışken gecem, ilk durağım oldun. Simsiyah bir bakış oturdu efsâneme. Gri kentlerin en gerisinde, düştü düşecek cânımı çağırdın kendine... Sâdedîl görüntüne, köleliğim, kalemkeş. Telli seyir defterim, tel tel oluşuma eş...

 

Bu girizgâh, seni hangi girintilere soktu Eskişehir? Tekerlekler, yollar ve nehir... Seyyah, suskun seminerlerdeyken, iç kulağıma derince neler dedin? Dillerime mevtler iliştirdim, îmâlı ifâdelerini serme yerime. Kırma benden yana kalbini. Sözüne kırılgan güller ekleme. Eskişehir; beni benimle hemtaraf etme...

 

Sürgün yanımdır yansızlığım. Duruşmalar sonrası hücre evi. Ziyarete kapalı kapaklarım. Dökülmeye meftun sonbaharlarda yapraklarımı salarım. Göremediğim meçhul yollara dökülür nehir. Bir medresen ki adı: Yûsufîye... Al gemilerimi zindanına Eskişehir... Harap olmuş ruhumu al, aşk denizine batır! Bilimsel araştırmalarına tez yap yokluğumu. Okluğuma bir ok daha yerleştir. Mâsumiyetini yitirmemiş kıyılarda, odun kesen dağında... Dağ ki adı: Yûnus, dümdüz et beni... Götür ol Şâh'ın kapısında bırak benliğimi. Ezilmeden suları çıkmıyor meyvenin. Kalbi en iç noktada döndürmeden parlamıyor ışığı zührenin. Kopyala-yapıştır hayatlardan arındır da, öz bir kimliğe bürü misafirini. Büyüklükle değil, küçüklükle yükselt derecemi. Yanmanın yanında soğukluğu anlat. Kürsün eski bir şirâze. Mihrâcene haber sal! Gedâ, kuyunun içinde...

 

Eskişehir! Tavan arasında saklı kışlık mısın sen? Yazları suya salınan kayık mısın? Hem ayık mısın bunca âşıkken? Her yeniyle eskirken, genç yaşta kocamış mısın? İhtiyar mısın kalbin pır pır? İhtiyarını Yâr'e verir misin ben gibi... Gibilerine ekleyip de şişmiş gözlerimi, cebel-i murâdımdan akan reşhâlarımı, sırâtına serper misin?...

 

Sustukça içiyorsun her şehri, eskiyorsun. Susadıkça sarhoşluğun dillerde, ikiye bölünmelerde nam kazanıyorsun. Kazanında acılar kepçesi, malzemem karışıyor mâh-ı zeminine. Kelepçeliyim gözlerine... Eskişehir! Sanatzâdeler serviler dikmiş mâtemhânene. Dört mevsim yeşil kalmış komşun gibi varlığın. Susma oruçlarında sen susmuşsun, konuşmuş içindekiler. Selsebil bir kitap içindekiler, hep içindekiler... İçin, kiler. Neler taşımışsın? Geç kalmışlığıma genç yaştasın...

 

 

Hemcivârında hâtemi var Sevgili'nin. Alâaddin Câmii'nde secdem var. Bahar ılıklığında ferahlık; ferim, âhlık döneminde, ayrı kaldık... Tufandayım, sanki fecir vakti yalnızlık. Çöküyorum Eskişehir; neşîdene söyle, ne yazacaksa yazsın, ilham melekleri iştirak görevinde. Medfûneyim, merhûmeyim, meçhûleyim. Urbama eskiler yamamışım, divâneyim. Yollara düşmüşüm de, yolsuz bilme beni. Memleketime gidecek yol, dünyadan geçiyor. Dünya da şehirlerin eskisi... Hercâi seferlerin değişmez özdenetimi. İçimdeki yolcuya yolcu bindiriyor Sevgili. Seferîyim, ilk durağım Eskişehir sessizliği.

 

Devirlerime mükemmel olma hâli... Zamanı var ölümün. Zamana bile bırakamam ben seni, Sevgili'ye emanetsin! Rayların, trenlerin, köprülerin... Alışırsam sana, gelemem belki. O yüzden hep ilk kez gibi karşıla beni...

 

Seyrangâhıma mihrimsin, hîbemsin semâlara, cânımın eskimeyen şehrisin. Bırak, âlem başka bilsin, üzülme!

Ey yoldaşlığı ilk durak olan şehir, Eskişehir...

 

Gecemi görmüşlüğünü unutma sakın. Seni Allah'a ısmarlamışım...

 

 

"Aşk yolunun durağı kanla yoğrulmuştur!" ( Hz. Mevlânâ )

 

...

 

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

 

http://www.hazersofrasi.com/

 

 

 

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Şarkılar