27/3/2009 · Kategori: Cud_
Muhterem Muhsin Yazıcıoğlu’na
dua ile…
Kayalık ve sarp dağlar… / Sis… /Fırtına… /Kar… /Soğuk… /Sinyal yok…
…
Kesif ağrılar hapsız bugün. Hazan kalıntısı zarflara bürünmüş mektup var elimde. Görünmez bir mektup bu, duadan müteşekkil. Altı sıraya dizilmiş kelimeler görüyorum. Hiç anlamadan, âniden yüreğimin hangi tarafına düştüğünü bilmeksizin, bir enkâza ağlıyorum. Kırık bir tarafım, diğer tarafım “kaza”nın kaderinde. Yok, çıldırmayacağım; ölümü, kusmak için yaşamıyorum. Sabrın surlarından göklere yağan bayrak misâli; kanım şehit yâdigârı, hüzünkâr akıyorum.
Sen bilirsin hüznü. Dokunulmaz yanlarından ıslatır. Kudüs’ten topladıklarımı, Bursa’da okurum. Ezberimi tazeler, üzerine âyet inen leyâl. Sancımı yoklar, körebemde saklanan çocuklar. Hırçın olurum ve söz dinlemez. İsyan çıkarırsın kelimelerimden çok yere. Şehirlerle anlaştık, küslük yok! Fakat dağlar çağırıyor çığlığımdan sesimi. Yüküm, yükseklere taşıyor. Mukaddes çilenin inzivâsındayım, yalnızım. Kayalık ve sarp dağlar…
Yansız, yöresiz, habersizim. Uzakları görmekten bahsetmeyeceğim yakınımı yoklarken. Kokluyorum havayı; neden bu yollar varlığını saklıyor gözlerimden. Cerrahî gerilimde mi, gidilesi düzlükler. Masal perilerine mi pazarlanmış âfâkı saran beyaz görüntüler. İki taraftan salıncakla mı uçuruluyor düşlerim. Gülüşlerimi toplarken meçhul bulutlar; griler yıkanıyor karanlıklarda. Gecenin rengi atınca, tek görüldü dört cenâhta. Sis…
Kaldır zamanları üzerimden ne olur. Toplanmam için mi dağıldı dağlarım. Küreğe sığmaz küllerden bul labirent mâzileri. Yorma yarınlarımı, rüzgârları birbirine katarak. Denize yakın durmuyorum ki; ne diye kayıklara bindiriyorsun izi kalmayan adımlarımı. Hem sor bir kere; bu uçuş nereye? Mart yellerinden atlarım ürküyor . Çatlıyor damarlarım içten içe bir esişe. Yeleleri karışıyor ilkbaharın. Yarınsızım bugün. Yâr soluklu yekta uğultularım. Fırtına…
Melekler ne çok / yalnızlığıma zam geliyor. Zan altında kalıyor cismim. Kesen camlar değil, yumuşak ve kadifeden kristaller. Göz gözü görecek olsa, otağımı kurmak hayâli baskın çıkıyor yaylalara. Dağdan ufalanıyorum sanki. Sanırım bir kış serencamı bu. Hareket edemiyorum ki; doğrulayım dağlara doğru! Meydanların sözcüsü hür fikirlerin gönül telince yaksın nağmelerimi. Şarkılar, omuzlarıma ağırdan bindi, indirdim. Uyursam, ölebilirim. Son mecâlim yağdı dualardan. Kar…
Çocukluğum biniyor buzul göz kapaklarıma. Tipiye direnen avuçlarımı kavuşturmak isterdim burada. Eldivenlere sarılmış küçük parmaklarımla kartopu oynamak. Dahası kanaatimle büyüdüğümü var sayarak, uçuşmak isterdim havada. Böylesi bir uçuşu hayâl etmemiştim ama. Sürpriz oldu ömrüme düşüş. Nice yangınlar beslemişim bilmeden, alazlarımdan gizli güneş. Büyüdüm kaç gömlek; kaçtı tadı sıcağın. Artıkça acı ve haşyet. Eldivenden geçtim; ellerim kıpırdasın! Maraş; beni dondurma! Ateşten özge yanıyorum . Soğuk…
Hücrelerim hafakan doğruyor an be an. Kesik hayat yayınındayım, tıkanıyorum. Mahlûkatın uyuduğu gecede iniltilerim var arşın sahibine sığınan. Arzdan arzularım çekiliyor. Gündüzümde bile ses kalmadı. Kayıtlardan dinleniyorum sevenlerimce. Sesimden koşup gelen yok. İmtihan içiyorum; kaderime teslimim, şikâyetsiz. Enkâz altındayım; helikopterim pervanesiz. Nereye ve nasıl düştüm bilmiyorum. Mavi gezegen dönüyor başımda. Kaç koldan aranıyorum. Sinyal yok…
Ey kayalıklarıma ve sarp dağlarıma sisi koyan, fırtınama kar bindiren, sinyalimi yok kılan, soğuk kılan Yâr! Ey derdimin yegânesi; zindan kalıntılarımın izbelerinde sayıkladığım Yâr! Kalbin miraç yolunu gösteren sensin. Göğün ötesini açansın; yüreğime inşirah saç. Muammamı çöz ve sakla. Enkâzımı kaldır, en çok senin merhametine muhtacım! Zamanlardan bir zamanda varmışım, yokmuşum ben; yakınlığını duyur bana, sar beni. Güzel bitsin hikâyem, bağlasın son ucunu sonsuzluğa aşk. Yitiyorum, bitir keremkar toprağında. Tütsüme gül sürülsün. Kesif ağrılarım hapsız bugün. İlâcımı senin kudret elinden istiyorum. Vefâna ısmarlanmışım Allah’ım…
Kayalık ve sarp dağlar… / Sis… /Fırtına… /Kar… /Soğuk… /Sinyal yok…
…
“Huzur dolu içimde
Ben sonsuzluğu düşünüyorum
Ey sonsuzluğun sahibi, sana ulaşmak istiyorum
Durun kapanmayın pencerelerim
Güneşimi kapatmayın
Beton çok soğuk, üşüyorum…”
( Muhsin Yazıcıoğlu )
Fâtıma Zehra Merinos
http://www.hazersofrasi.com/yazarlar/f-tima-zehra/mukaddes-cilenin-inziv-si.hazer
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
1/9/2008 · Kategori: Cud_
Temmuz yakmayacaktı âşıkların cânını. Hikâye böyle başlamıştı hani. Yakıcı bir aşk vardı ortalıklarda çünkü. Ve ortalıkta olduğu için göz önünü göremiyordu insanlar. Sol cenâhın kan deverânında zulüm kırbaçları inerken art arda, mutluluk pılını pırtısını toparlayıp gidecekti. Âşıklık, mutluluğu gittiği yerden getirmekti ya da gittiği yere berâber gitmekti!..
Büyüdüm sananlar ruh küçültürken; minnâcık bedenlerde gözü karalı kalıyordu âtÎ! Geleceğe en büyük yatırım darp izleriyle mi gerçekleşiyordu? Ebeveyn en âlâ kelimelerini çocuklara döverek mi öğretiyordu? Ne bekliyordu ondan sonra, vatana- millete iyi bir evlat olmasını mı? Hep mutlu yaşamasını mı? Her şeyi iyi görüp, güzel davranmasını mı? İlk örnekler ilk acıları tattırırken; “insan”olabilmek neyi gerektiriyordu? Aklı kalbe yaklaştırmak; acılardan, ağulardan şeker-şerbet içmeye mi benziyordu?
Kuzu kuzu teslim edemezdik mâsumluğumuzu ve söke söke yol almasını da bilirdik hayat ipliğinde. Bizi örecekse tek aşk örmeliydi ve yalnız bunun düşüyle düştük mâvi dünyaya…
“Mâviye savaş karıştırır insanlar” diyen meleklerin safında bilindi ki kan; aşkı temsildi ve bizi bu dünya rüyâsından uyandıracaktı. Bundandır ki; âşıklık başa belâydı, Elest’teki belâydı… Evet’in anlamı aşka yazılmıştı. Ve Temmuz yakmamalıydı âşıkların cânını. Hikâye böyle başlamıştı.
Ervâh âleminde toplanırken âşıklar, göz yaşları da toplanıyordu. Kaç kâse baldıran zehri içtiğin, kaç yıl yaşadığını gösteriyordu. Makbul olan, zehirden ne kadar tat alındığıydı. Ayrılık da bir zehirdi, hassas olanlar zehir çorbasını aşkla terbiye etmeliydi. Panzehire dönerken ferâset, acıyla hiç tanışmamış olanlar cân çekişsindi. Eğer ölümün seminerine katılmamışsa cânlar; ölümlerden ölüm beğensinlerdi! En acınacak hâldi; bildikleri hâlde, bilmezlikten gelinemezdi!
Soğuk şamardır merhametsizlik ve insansızlıktır bizi daha da üşüten. Yan gelip yatılamaz, bir şey yokmuş edâları oynanamaz.
Üzgünüm; kör değildim, her şeyi gördüm.
Üzgünüm “beyler ve hanımefendiler”; oyun bitti, gidiyorum. Bir bir düştü maskeleriniz… Maskeli bir balo değildir hayat. Mutlaka belirtir kimliklerinizi.
İçim acıyor öyle çok… Bugün doydum zehir aşına. Almayacağım bir porsiyon daha. Panzehire dönüştürebilmek için çırpınacağım. Ve kanatlanacağım Yârin evine…
Hani iki candık seninle, kaçmıştık tüm kötülerden. Zâlimler peşimizdeydi. İkinin üçüncüsü Allah’tı, yalnız değildik.
Aya gönderilen uydular gibi, gönderdik kalbimizi göklere. Yedi kat aşmış, Yâr ile görüşmüş Yârin sevdiği Sevgili’ye tutunsun diye mazlumluğumuz; Lübnan toprağı, Filistin taşları koyduk heybemize. Dolu dolu gözyaşı, dolu dolu acı koyduk…Aşk yakıyordu ziyâde. Aşksızlık üşütüyordu. Ve mâlum ki Temmuz, yakmıyordu âşıkların cânını.
Allah’tan diliyorum ki; sıkı tutunalım aşka. Biz aşkla olduktan sonra; yanmışız, donmuşuz ne önemi var!...
(Yüreğinde aşk sağlığı kemâl bulsun!)
“Ben hiç kimseyim, sen kimsin?
Sen de hiç kimse misin?
Öyleyse bizden bir çift var
Sakın söyleme! Bizi sürerler/ biliyorsun!”
-Emily Dickinson-
Fâtıma Zehra MERİNOS
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

