7/12/2009 · Kategori: Y_relerim

Öznesi zamanları kuşatan bir serenat bu. Hasreti köşe bucak yutağını
bulan. Sorulara takılan ve suskunluklara düşen, yağan saatlerden damlayan bir
düş bu. Varamamanın nefessizliğinde durakların sonu. Girdapların kuytularında
kapanmayan kuyuların sesi. Çekince kendini alınganlığıma sürülen aldanış. Dev
dünyanın tek köpükte yitirmesi varlığını. Boşlukların armağanıdır bu yokluk.
Dinledin, var saydım kendimi. Can saydım içerimi, bakınca sen. Küçüktüm,
seviyor olduğunun haberi geldi…
Susma kaşıklarıyla karıştım epeyce. Her şeyi birbirine karıştırdım.
Aklımda zor dalgalar vardı. O kadar görmelere alışmıştım ki; önce bulutların
içindesin sandım. Annemin tesbihindeki tanelerde olmalıydın ya da. Gecenin ardında, ilâhîlerin
nakaratında mıydın? Dualar öğreniyordum çoğunlukla. Çok isteğim vardı senden,
seninle başlıyordu bütün istekler. Acılardan bahsediyordum uzun uzun. Yalnızlıkların
ne denli ruhumu ürperttiğinden. Şehrin ağaçları ve toprağıyla kardeş olurken;
dikenleri söylüyordum hep. Hep görünmeni bekliyordum. Umut yüklüyordum
depolayarak sıkıca. Çözülürken uykunun sarayında, kelebek gülüşlerine
yatıyordum.
Yine de bir şeyler yolunda gitmiyordu. Yastığımın kenarına bıraktıklarım,
büyüdükçe gözyaşına dönüşüyordu. Ölümler selâm veriyorlardı beni bekleyerek.
Hayatlar itekleyerek kapıyı gösteriyordu. Terasta esen rüzgârlar fikrimi
kavuruyor, göğe toz serpiyordu. Savunmasız kalarak sancılanıyordum geçemeyen
süreçlere. Sürmeler akıyordu
gözlerimden. Kara kalıyordum düşünmeyince seni. Bayram gelecek diyorlardı,
gülücükler gelecek, bahar gelecek. Umut, aşk, vefâ gelecek…
Bekliyordum. Dedikleri gün geliyordu. Bayram diyebilmek için arıyordu
bakışlarım seni. Göz göz tarıyordum gördüklerimi. Çığlıksızdım; fakat nokta
buğuluğunda çöküşüm oluyordu. Kederleniyordum. Bildik çıkmazlar yolumu
kesiyordu. Keskin günün kesif duruşu oluyordum. Bayrama gülüyordum arada.
Herkes aynı kıvamı muhafaza etme telâşındaydı. Evet bir sevinç vardı şüphesiz
içimde çocukluğumdan kalan. Perdelerle oynarken saklandım. Hoş bir sesti
defterlere sığmayan. Büyüktüm, seviyor olduğunun haberi geldi…
Bu haber bayram günlerini bayram etmeye yetti. Seviyordun; görmesem de, görünmesen de.
Bulutlar, tespih taneleri, gece ve ilâhîler. Doğruca uykuya gider oldu kara
saran tiryakiler. Uyanıklığım sevgine
cevap verecek diye bildim. Yetmedi sevgim, az geldim sana. Âcizliğim büktü
beynimi bu kez. Ne yapsam kapsamlı değil, ne kadar gelsem gelişlerim seninki
gibi değil. Yüzüm bulandı, elim kalktı dizlerimin kapanmışlığından.
Avuçlarımdan yokluğum taştı. Fazlaca yollar aştığımın zannındaydım ya. Bir de
ömrümün iflâsıyla karşı karşıyaydım. Kapındaydım, kapını sen tarif ettin.
Bilemezdim öyle uzak, öyle zıt kavramlardaydık; bildirdin. Noksanlığım
büyük eksiklikti, sen bunun tam bir hikmet olduğunu öğrettin.
Fâtıma Zehra MERİNOS
Buruciye Edebiyat Dergisi- 7. Sayı
(Fotoğraf: Fâtıma Zehra Merinos
Mekân: Erdek Körfezi)
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
1/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk

Başıboş develer geziyor alışveriş
merkezlerinde, güvenlik görevlilerini hörgüçleriyle işkillendiren. Başıboş
develer geziyor bankalarda, dudaklarında numara, sıranın kendisine gelmesini
bekleyen. Başıboş develer geziyor stadyumlarda, çimleri biçerken kellikler
bırakan sahada. Başıboş develer geziyor sahillerde, çökmek için bank arayan
kendine. Başıboş develer geziyor lunaparklarda, çarpışan arabaları seyredip
geviş getiren. Başıboş develer geziyor kulelerde, asansörü beklerken yıldızları
düşünen. Başıboş develer geziyor dere yataklarında, su içmek için akit
imzalayan selle. Başıboş develer geziyor okullarda, tebeşir kervanları için can
atan. Başıboş develer geziyor hastanelerde, boş sedye sanılıp hasta taşınan.
Başıboş develer geziyor otellerde, tatlısını Şam'dan, kahvesini Yemen'den
getirten. Başıboş develer geziyor hipodromlarda, atlar üstüne bahis oynayan.
Başıboş develer geziyor ruhlarda, ağızları köpürmüş, nefes nefese...
-Ey
Allah'ın elçisi! Devemi başıboş bırakıp Allah'a tevekkül edeyim mi?
-Hayır.
Önce bağla, sonra tevekkül et!
Başıboş develer geziyor kütüphanelerde,
boş sıraların arasında ağır ağır dolaşan. Kütüphane görevlisi sevinçle,
"İşte bir deve!" diyor, bir canlıyla karşılaştı çünkü. Ayda bir
canlıyla karşılaşmak da ne! Heyecan veriyor kütüphanedeki can. O heyecanla
sunuyor cam kenarındaki çiçeği gülümseyen ağzına. O heyecanla boşaltıyor
rafları, yerine ulaşsın. Ve bir deve yükü kitapla salıveriyor onu şehre. İple
bağlansa da kitaplar, koştukça dökülüyor birer ikişer. Felsefe, tarih, fizik,
coğrafya... Bilimsel izler bırakıyor deve ardında. Sonunda bir kalın kitap
kalıyor sırtında müflis "cemel"in. Bir kitap, meşin ciltli, kelimeler
dökülen sayfalarından. O kitapla bakıyor vitrinlere boş boş. O kitapla
dolaşıyor caddelerini şehrin. Ta ki çözülüyor ip, bir deve gibi çöküyor kamus
yere. İkiye ayrılıyor ortadan, açarken kollarını "T".
-Tevekkül hangi harflere yaslanıyor?
-Vav, kaf ve lâm. Tek kökten üç dal ağaç!
-Sırtımızı ona mı yaslayacağız?
-Bir istinat noktasına dayanmaktır
tevekkül.
-Vekâlet mi veriyoruz yoksa ağaca?
-Eğer dayanılan ağaçsa!
-Peki tevâkül ne?
-Tevekkül eder gibi yapmak.
-Sırtını boşluğa dayamak mı?
-Nefs de diyebilirsin boşluğa.
Evrendeki her şey tevekkül ediyor. O'na
yaslıyor sırtını. O'na vekâlet veriyor. Her işini havale ediyor O'na. Göğün
vekâleti de, yerin vekâleti de O'nda. Kuşların, aslanların, balıkların
vekâleti. Denizlerin, ırmakların, dağların. Ağaçlar kalem kesiliyor yazmak için
vekâletlerini. Toprak kâğıda dönüşüyor, uçsuz bucaksız bir sözleşme. Ve soruyor
"Vekil" kuluna: "Nereye
gidiyorsunuz?" (Tekvir, 26) Başka bir vekil aramaya mı, sebep
perdeleri ardında! "İnsan zayıf
yaratıldı," ( Nisa, 28) buyuruyor o mutlak Vekil. Madem zayıf, neden
güçlüye teslim etmiyor vekâletini? (Zayıflığının farkında değil, güçlü sanıyor
kendini.) Ya bırakıyor develerini tevekkül adına, ya boğuyor bağlayacağım
derken.
-Ey
Sehl b. Abdullah! Kimdir tevekkül eden?
-Üç
vasfı var: İstemez, reddetmez, hapsetmez.
-Ey
Hamdun el- Kassar! Kimdir tevekkül eden?
-Allah'a
ve kitabına sarılandır.
-Ey
Bişru'l- Hâfî! Kimdir tevekkül eden?
-Allah'ın
hükmünden hoşnut olandır.
-Ey
Hüseyin b. Mansur! Sen haber ver tevekkül edenden!
-Gerçek
mütevekkil, çevresinde aç varken yemek yemeyen kimsedir.
Kalbin zorlanmadan teslim olması kolay
değil. Kalp dönüyor. Bir doğuya bir batıya çeviriyor yüzünü. Kalp dönüyor.
Kıbleyi bulana kadar bitmiyor dönüşü. "Keşif ehlinin ve âriflerin dört yüz
seksen yedi dereceli makamıdır." diyor İbnü'l Arabî "tevekkül"
için. Merdiven ki bulutlara değiyor başı. Merdiven ki elmastan basamakları.
Zira azla çoğu eşit kılıyor gönülde, zenginlikle yoksulluğu. Şüpheleri
kaldırıyor ortadan, Sultan'a yaslıyor kulun ruhunu. Tevekkül harekete mani
değil, tam tersi hareket istiyor, dümeni sonsuzluğa kırarak. Bir kez tevekkül
etmesin insan, felaketleri bile kurtarıyor onu. Ümidini kestiriyor halkın
elindekinden. Ganî'ye yöneltiyor. "Sahip" kelimesini götürüyor Sahip'e.
Bir ebedî cümleyle mühürlüyor akdi. "Ni'me'l- Mevlâ ve Ni'me'n-
Nasîr." (Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır O.)
A. Ali
URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!
1/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk
Her şey iki insanın yan yana gelmesiyle başladı. İki insanın bir insandan
daha çok yer kapladığını görenler önce şaşırdı, sonra şaşkınlıklarına
sırtlarını dönüp, birer ikişer toplanmaya başladılar etraflarında.
Beyaz bir kâğıda hiç durmadan siyah noktalar
konduruyordu kalem. Mürekkep lekesi yayılıyordu beyaz örtüde. Bir harita
genişliyordu durmadan. Genişleyen bir dağ yana devriliyordu. Genişleyen bir göl
deniz sanıyordu kendisini. Genişleyen bir aynaları olsa görecektiler.
Damarlarına kan gelmiş, pazıları şişmiş, kasları gerilmişti. Dişleri
beyazlaşmış, kaşları kalınlaşmış, elleri sertleşmişti. Hayır, dolunay yoktu.
Haberleri yoktu değiştiklerinden. Bedenleri başka beden âşikar. Ruhlarında
neler olup bittiğini kim bilebilir!
Her şey iki damlanın yan yana gelmesiyle başladı. İki
damlanın daha hızlı yere yaklaştığını gören milyonlarca damla bıraktı kendini
gökten. Çılgın bir sevinç içinde birbirlerine karıştılar. Dereleri uykularından
uyandırıp yataklarını yırttılar. Pencereleri yumruklayıp kırdılar. Ayaklarından
tutup sürüklediler ağaçları. Gökte güneşleri barındırırken çamuru konuk ettiler
yerde. Renkleri değişti, tatları, kokuları... İçlerinde kötülük yoktu.
Yanlarında ayna olsaydı değiştiklerini görecektiler. Gökkuşağından
boyunbağlarını atıp, çamur rengi bir harmani giydiklerini. Sel kemirmeye
başladı yolları diş çıkaran bir çocuk gibi. İki damla düştü iki insanın yüzüne.
Kalabalığın dişleri çıktı.
Korkunçtur kalabalık dişleri çıktığında. Kâh yağma
uçurumlarından seslenir, kâh linç. Bir kez "kalabalık" olmasın insan.
Eli, ayağı, gözü diş kesilir. Arkasına düşecekken aklın, akıllara ziyan verir
arkasına düşürüp. Solon'a, "Her
biriniz tek tek tilkinin izinden yürürsünüz, ama bir araya geldiniz mi kafanız
çalışmaz," dedirtir. Olympia'dan dönen Diyojen'e "Kalabalık var
mıydı?" sorusunu sordurup, "Kalabalık
çoktu ama insan azdı," cevabını verdirir. Oscar Wilde'ı mahkum
elbiseleriyle bekletir peronda. Ve bir gün kalemine kavuştuğunda ona şu
satırları yazdırır: "Cezaevi giysilerimiz
bizi bir soytarıya çeviriyor. Kederin maskaralarıyız biz. Kalpleri kırılmış
palyaçolarız. İnsanları güldürmek için tasarlanmışız sanki. 13 Kasım 1895'te
Londra'dan buraya getirildim. O gün saat ikiden iki buçuğa kadar, tren
istasyonunun orta peronunda tutuklu giysileriyle, ellerim kelepçeli ayakta
tutuldum, tüm dünyanın beni görmesi için. ... Gülüyorlardı beni görenler. Gelen
her tren izleyicileri artırıyordu. Onlar açısından daha eğlenceli bir şey
bulunamazdı. Kim olduğumu bilmeden önceydi bunlar; öğrenir öğrenmez daha da çok
gülmeye başladılar. Kül rengi kasım yağmurunda, benimle alay eden bir
kalabalıkla çevrelenmiş olarak yarım saat orada tutuldum. O gün başıma
gelenlerden sonra, bir yıl boyunca her gün aynı saatte, aynı süre
ağladım."
"Kalabalık"ın "Galebe"den
geldiğini ilan eden sözlükler! Söyleyin üstün olan kim! İnsanın kaybolduğu
yerde hangi zafer bu! "Kalabalık"ın "Kalaba"dan geldiğini
iddia eden sözlükler, söyleyin yığılma nedir? Ne birikintisi bu! Kalabalıkların
çekiştirdiği Herakleitos! Sen söyle elini beline koyup, kalabalıklara bel
bağlayanlara: "Ne diye beni bir
aşağı bir yukarı çekiştiriyorsunuz?/Ben sizin için değil, beni anlayanlar için
çalıştım/ Benim gözümde bir insan üç bin kişiye değer/ Sayısız kalabalık ise
bir tek kişi bile etmez." Hem emecek toprak kalabalığı, yudum yudum
çekerek derinlerine. Herodotos'a anlattıracak, bir vadiyi dolduran ordusuna
bakıp ağlayan Kserkes'i: "Yüz yıl
sonra hiçbiri hayatta olmayacak."
Ne yaman iş kalabalıktan kaçmak! Kurtarmak yağmadan
ruhunu. Linçten gözlerini. Kelimelerini yangından. Zenon yalnız dolaşmayı
severdi. Yorulduğunda uç kısmına oturarak sıranın, hiç olmazsa bir yanını
kurtardığını söylerdi sıkıntıdan. (Bizim bütün kıyılarımız kapalı) Bir halkanın
büyümeye başladığını mı gördü, borç para isterdi insanlardan, ta ki kaçsınlar.
(Şimdikiler kalmak için servet vermeye hazır.) Bu da mı olmadı, bir sunağın
parmaklıklarını gösterip, "Bu eskiden ortada duruyordu," derdi.
"ama engel teşkil ettiği için böyle ayrı kondu. Siz de çekilirseniz
ortalıktan, daha az rahatsızlık vereceksiniz bize!" İmam Şâfiî'ye gelince,
"Kaç kurtar ruhunu
yalnızlıkla!" diyordu. (Yalnızlık derin suların azığı) Peki
kaçamayanlar! Onlara şifan var mı? Koca İmam, gülümsedi soruma. Kıvılcımlar
çıktı mısralarından.
"Ah kalmadı insanlarda bir şey
Düzenbazlık ve riyâkarlıktan başka.
Dokunulduğunda dikendirler,
Tadıldığında zehir.
Onlara karışmak zorunda isen
Yansın dikenleri
Ateş ol ki sen!"
A. Ali URAL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
28/11/2009 · Kategori: Y_relerim
Zulmeti boğardı senin
şehlâ bakışın. Daralan kentlerden
kaçma zamanı geldi demek. İçimdeki karaya denizi gösterme vakti geldi. Ürperen
soluksuzluğumda gün/âhım tel örgüsü bir cezâ! Sancısı sanrılardan ayıklanmış
gül meşheri. On iki aya tekâbül eden gribe girdim, çok oldu. Her çektiğimde
burnumu, kokunu almama engel neyim kaldıysa, kesmek için kökünden; bir
köksüzlük öğrendim. Gel de aşktan bahsetme şimdi, mümkün mü yüreğim? Bırak
kalsın kıyıda köşelenen hasretin, mümkün mü? Altınoluk’tan siyah akarken oluk
oluk, her secde sonrası, her elif başı… döküldün mü yüreğim? O halkayı hatırla! Gece
geldi mi, kalkar uykusundan derdi olan. İçinin karasına koşar. Büker başını
zamana. Çocuk mudur, ihtiyar mı bilen olmaz. Upuzun susar, sükût derler her
kelimesini âşığın. Eğilmişliği vardır kalbine doğru. Halkaya girdi gireli,diner
mi kederi. Yalnızlığına kaçar, mağarasına. Kaç ay biter, kaç ay başlar? Delice
bir çırpınma. Gözlerinden okunsun ister, özlemişliği o denli büyük ki. Ya da
büyük sanıyor özlemişliğini, daha büyüğünü henüz bilmediği için. Halkada olan bir sıraya
girmiştir. Ezeldeki hikâyenin devam eden kısmına. Zeyl koyar acıdan ateşdîde
gözyaşına. Üç noktalar gelse de dinmez nükseden hasreti. Solundan fışkırır
şehrinin çağlayanı. Haritasını açar, şu benim karayolumdur, şu kestirme köy
yolu. Şu mehib görünen dağlarım tanır soğuğu. Serâzad patikalar, kalbim koca
bir şehir oldu ülkemden yâdigâr. “Hû”da biten nefesi açılır gece deminde “hû…”
Ey komşular; rahat uyuyun oldu mu? Ev sâhibimi aramaya çıkmışım, gönül haritam
kayıp. Söyleyin ki; gevher-i kalbimin hâli nicedir? Süveydâsı şeydâ oldu
nicedir… Zulmeti boğardı senin
şehlâ bakışın. Demlerdim yâd-ı cemîl
nimetini yapraklarla. Güzden düşer gibi kıyına, beyaz okyanusunda erirdim.
Suların ne de sıcak, havan hep böyle güzel mi? Esâretimden eminliğine sığınmak,
âhirimdeki umut oldu bana. Kovama “zemzem”, dalıma “hurma”… Çok dayanıklı
değilim hâlbûki, yıkılırım “harameyn”taşlarına. Başım-gözümü özden sözüne
verdim. Kerîm Kitâbı’nda heceledim ismini. İsmin, ne kadar sarıcı, alıcı.
Yurdun, alımlı ve nârin. Hep burada kalmak isterim. Çıkarıp dünya giysilerini,
âhiret esvâbı giymek isterim. Tam ortada bir kara; kalbim,
evim, gözbebeğim… Tam ortada bir kara; sonu gelmeyen emellerim. Tam ortada bir
kara; beyt-i harem… Kafam, kazanlar kaldırıyor cihâna. Yıkılıyor bendlerim. Çöl
yitiği elemler savruluyor rüzgârla. Dağınık odaların toplanması olur mu kumlarla?
Âh gün görmemiş geceli başım! Sus, sus! İlk gördüğün ânda, ilk dua… Mırıldan,
kabrine gül topla! Yutkunuyorum, unutuyorum Senden gayrısını Sevgili…
Anam-babam ardımda kalıyor. Eşim-dostum uzakta. Ne hânüman, ne oda; evsizim ey
Yâr, düştüm bahtına. Âh ne kadar üşüdüm!... Her karışı donduran zemheri, ölüyor
dünya. Dünya… Fezânın boşluğunda bir kara… Goncanın açıldığı
seher, bağışlanırdı kemtere ışığın. Açık kapılardan, pencerelerden gelenle
yetinmezsen, çık damına aşkın. Gökyüzünün revnak gazelinde titre. Ney inlerken,
rebap hareketlensin. İlâhice makamlardan iki yana uçuyor âlem; tutan kim, merak
eden gelsin. Sola doğru düşünce baş söğüt gibi, açılınca eller servi misâli,
nesîminde esiyor gülistan şehri. O Kara Gül’e vurgun olan varıp içiyle geliyor.
Dolduruyor kabına bâdesini sevdânın. Boşaltıyor heybesinde biriktirdiklerini.
Tavâf ede ede boşalıyor. İyice ovuyor üzerindeki yapışkan kirleri. Paklanınca
aklığı zâhir oluyor. Bâtından doğunca, tennûresinden kavs çiziyor gölgesi. Her
gölge, aslını arıyor. İhrama girenler, aşkın harem bağına girmiş mi oluyor… Halecanda hâlâ bir
susuş. Coşmuş afâkı âşığın bîhuş. Durmayan, yanan muma gark olmuş.İplik ipliğe
bir incelme. Olur olmadık şeye kırılır olmuş. Derse oturmuş aşk, meğer onun
elinde kalb-i rikkat, uzayıp kısalıyormuş. Sonraki ders, kırılmama. Mâdem ki;
gergefine girmişsin bu yolun, delik deşik iğnelere sabır gerekiyormuş. O
topraklarda çok imtihan geliyor insanın başına. Yalın ayak bir koşu. Saflarda
çoğalma. Sanki mahşer, çeşit çeşit yüz. Allah’ım, ne kalabalık oldu içim, ben
hangisiyim? – Hepsiyim! Yüz benim, ırk benim, dil benim! Zulmeti boğardı senin
şehlâ bakışın. Bayramlığımız, aşkın
olsun Sevgili…/ … *Karîblikte kutlansın, mutlu
olsun bayramımız. Fâtıma Zehra MERİNOS
Koş Hâcer! İçindeki
dip, not düşecek çöl karanlığına.
Uykusundan sıçrayacak
bir baba. Anneler, zemzemden ümitlerle büyüttü yavrusunu. Ki İblis denilen yoldan döndürmek içindi, yüreği O'nda olana sözü geçmedi.
Şimdi yüreğimizin kuytusunda senin sesin var Ey İbrâhim; "Hasbünallâh ve ni'mel vekil..."
Şimdi delik deşik düşüncelerimizde düş kırığı hâtırâlar...
Gel ve zamanın
kesmeyen bıçağına Ekber
Olanı söyle! Yıllardır
birikene, göz danteli - yâr hediyesi göklerden gelene, Ekber Olanı söyle!
Kaç çocuk teslimiyetiyle yatırıldık O'na
Kurban diye,gel ve birdir! O'nu birle!
Son Peygamberin ümmetinin kalbinde, gönderilen tüm elçilerin fihristi olmalı. Eyyûb kokan yanımdan, Yûsuf çıkartıyorum. İbrâhim mancınıkta, İsmâil'i
kurban diye yatırıyorum, ölmüyorum.
Bana hece hece anlat, dünya kelimelerinden sıyrılarak bana bir tek O'nu anlat!Artık bu uzaklığıma dayanamıyorum. Yakınlaşmak istiyorum vechine Allah'ım...
Zulmeti boğardı senin
şehlâ bakışın.
/ Bakışının
idrâkinde olan canlardan eyle hepimizi.
Dua ile...
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
27/11/2009 · Kategori: Y_relerim

Arefe gecesindeyim
aşkın.
Hazırlığım,
ey pür telâşım, yarın kurban olacaksın. Anneciğinle yalnız kaldığın bu vâdide,
babana büyük emir indi ve bıçaklar bilendi. Belliydi İblis’in vazifesi, yolcuları yolundan
döndürmek. Oysa bilmediği gerçek, her taşlanışında içindeydi.
Aşk, yoldan döndürmez,
yola döndürür!
Kaç
kuytularındaki teslimiyete yüreğim; kıyâmlar ve kurbanlıklar tekbiri bayram
şerbeti biliyorlar. Acının lezzeti gönül tadında,kaç kat açıldığını var git
aşka sor! Eksilerek büyüyeceksin. Ve
yokluğuna bedel geliyor ihsan, inan buna!
…
Bugün Selâm Kapısı’nda
olmayı istedim yüreğimle, en çok da Mina’da, Arafat’ta.
Geç
kalınmış sonbahar takviminde koparılmış yaprağım. Arkasında neler yazıyor
kâğıdımın? Hangi isimleri içmiş mürekkebin kalbi? Doğum sancısı mı bu, “gel!”
dâvetine gitme isteği?
Yolumdaki
şeytan ve içimizin şeytan yanlısından Sen bizi koru Sevgili…
...
Arefe gecesindeyim
aşkın
Sabah olduğunda
gözlerimi bağla
Ve aç ebediyyen Sana…
Fâtıma Zehra MERİNOS
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
27/11/2009 · Kategori: Merh_me
(Özet: Ölüm gelmeden önce Ölüm
Meleği ile bir iç konuşması ve bir dertleniş… Yaralarımıza vefâ merhemi olması
adına bir dua… Hitâbın hâlcesi ve dîlin titrediğidir bu yazı.)
ÖLÜMLE BAYRAMLAŞMAK…
Melek’ül Mevt: Ey Ölüm Meleğim!
Bir cânım kalmıştı,günde yedi kez baktığın.Tazelenen yarama dayandığın… Kör
gecelerimden birinde el yordamı ile dokunduğumda masama,etrafı saran ışıktın. Kuşatışın,seni
düşüncelerime almamla başladı. Koca bir günde,dört büyükten biri olarak
gelirdin geldiğinde . Ürperti bırakırdın ve bir gün tam geleceğine dâir bir
not,kalbimin ücrâ köşesine… Ölüm Meleğim!Sımsıkı
ellerimin açıldığı,parmak uçlarımdan dünyâ çekildiği zaman,rûhu kabz olunan bir
beden kaldığında arkamda,mutlu bir çocuk gibi el sallayıp cihâna,yedi göğün
ötesinde varmak istiyorum Sultânlar Sultânına…Elçilik görevi senin.Yolcu, yola
düştü bir kez.Göz yaşımdan mürekkep, su dolu kap adımın ardından
dağıldığında,ölsem de diri kalmalıyım.Atâlet toprağıma “gül” bırak Ölüm
Meleğim…Sözüm,közüme dönüşmekte.Gözüm,özüme seni bildirmekte;göreceği ân,ân
bitecek.Bitişlerim bitmeli ondan önce.Sen gelmeden ölmeliyim, Ölüm
Meleğim…Mevti tadacak nefsim,sen gelince şevklenmeli.Zevkin en güzelidir
Sevgili,hadi al götür beni de demeliyim.Sevk edilmeliyim en nâdîde Hekîme.Bir
cânım kalmıştı zâten,hastaya sen de rahmet eyle, Ölüm Meleğim…
Melek’ül Arûs:Ey Düğün Meleğim!
Sandıklara raptedilen goncalara bir bak! Teker teker döküldü kızıl
yaprağın ufkuma. İstetmiş bu yüreği senden Sevgili,doğru mu? Beni O’na
kavuşturacak yollar yakın mı? Dağlar da anladılar mı pertevimizden cihâna
yankılanan sadâyı? Bu hicrânın vâdesi doldu mu Düğün Meleğim? Mutantan
duruşlarını kendilerinde saklasın bezirgânlar. Benim senin yanına koyduğum hepi
topu bir cânım var. Birkaç metre beyaza sarsın beni sarraflar. Alır mısın
kömürü altın deyip yâdına ve konvoyunu oluşturur musun aşkın güzergâhına? Sırılsıklam
şarkıların gözleri yaşta, ben bu düğünün arefesindeki kavşakta, bekliyorum
gelmeni! Ey Düğün Meleğim; geldiğinde tez götür Yâr’e,yârelerimi… Sızım, sözümün âhengi. Bu dünyâ gâilesi,erozyon ve
murâî… Hicâbını muhacirliğime bağışla. Münakkaş göklere iliştir iğneni,desen
desen işle çeyizimi… Düğün Meleğim! Kornasını çaldığında sekerât arabası, sâdıcını
süsle. Eskimiş ve yıpranmış hâllerime mâhir yâverliğinle kerem eyle…Sen de
kınalı ellerimle “âmin”de duâma. Son gecem kaldı bu âlem-i dünyâda… Asıl dünyâ
evi orada! Durmayan kalbimi, Sevgili’de durdur. O duraktan al beni de aşka, Düğün
Meleğim…
Melek’ül Aşk: Ey Aşk Meleğim!
Geride kaldı her şey! Koskoca olan küçücük oldu ve arkama geçti, arkada
kalması gerekenler…Yıllarca reşhâsını akıttı ayrılık. Yollarca intizâra uğradı
yakınlık. Literatürlere sığmadı edep, en âlâ makama vardı. Perdeler kalktı,şems
yakınlaştı. Görmez olduklarım görünür oldu. Alıp götürdüklerin dilimden düşmez
oldu! Bu neyin ibrâzı Aşk Meleğim? Rûhumun kandilleri gecelerimi kuşattı. Ötelere
kadar varan bir ağrı sol tarafımı bastırdı. Sahramda saplandı okun ve takıldı
ayağıma bukağılar…Lağv edilen yalanların ardından, hakikatine koştum. Sarhoştum.
Aklım da, aslım da ezeldeydi…Ne demiştim Sevgili’ye,götürecektin ve
kavuşacaktık böylece, değil mi Aşk Meleğim… Dakikalarım sayılı, gün ise
sürpriz!...Hediyem, Sevgili’nin sevgisi olsun isterim! Nazargâhında necât
bulmak, beyâbânıma billur bakışlarını bırakmak… Sonrası mahremdir Aşk Meleğim! Rûhum,üfürüldüğü
rûhu bulunca ne ister ki gayrı? Kanatların kavuruyor aşksızlığımı. Kokumu
râyihâna karıştır. Uçtuğumda sonsuzluğa, mevtâ misk kokmalı! Urûc edelim
seninle semâlara, hasretimin hisarından geçelim. Tel duvağımızı Yâr’e verelim… Temizle
ve gül sularını göz sularıma damıt. Cennet hullesi giydir bu câna…Aşımı aşkınla
taşı! Kazanda kaynayan sâdece bir taş, olsun; orası varlık kapısı!...Bu fakîri
de varlığına ulaştır!...Aşk sofrasında düğün yemeği…Aşkımız nasip olsun bize
de,ziyâfetinle iltifât eyle, Aşk Meleğim…
Melek’ül Iyd: Ey Bayram Meleğim!
Hâlden anlayan gelsin demiştim; iyi ki geldin! Mübârektir
ellerin,öperim Sevgili’nin elçisidir diye. Zevâl olmaz gelişin, batmazsın
içimde. Gök kubbeye asılı kalmaz artık yarınlar; dünde, bugünde ve yarında tek
bir ad var: “Bayram!” Ve sen, bir zamanlar bendeki heyûlam; öyle korkunç,
ürkütücü değilmişsin! Şeker-şerbet gelirmişsin. Düğün-bayram müjdelermişsin… Tertemiz
içlendi bugün çocuklar; ben de seninle bir çocuğum Bayram Meleğim… Telâşım, heyecânımdan… Neyi ikrâm etmeliyim; rûh
tepsimde tek samsa kaldı, o da cânım. Müzeyyen şehir süzüldü, bayramın da gözü
yaşlı şimdi. Yedi geceme hazırlanan odalar ak-pak… Kapımı her çalan senmişsin
gibi ve sanki seninle yoldaşlığa cân atarmışım gibi, hani sevmişim gibi seni… Ne
suçun vardı ki bunca yıl,kızanlar niye kızdı ki sana? Ey orucumun nihâyeti, zilhiccemin
zencefili, gözlerimin feri Bayram Meleğim! Ağlamalıyım, ama sevincimden. Gülmeliyim;
ziyâretime gelişinden, temelli götürüşünden… Vaktime az kala, bilmeliyim
sesini. Ve mutluluğun finalini yaşamalıyım seninle… O zamana kadar dualaşalım, o
zaman gelince bayramlaşalım… Sana sıkı tembihlemiş Yâr, unutmamışsın; himmet
eyle ben de sendeki hakîkati unutmayayım. Vefâdan yoksun yaralarımıza vefâ
merhemi… ‘Ömrüm vefâ etmedi’deyinceye değin, dünyaya susmak; sâdece sana,
‘kavuşmak kürsüsü’nde konuşmak istiyorum, lâl dillerimi oku!
Ve herkese söyle;
Ömür denilen, kabre bile vefâ eder, kalbe bile… Bile bile al canımı. Sevgili’yi daha fazla
bekletmeyelim… Cân Meleğim, Azrâil’im…
“Gerçeklerden haberli
olarak ölen Hakk Âşıkları,
Sevgili’nin huzurunda
şeker gibi erirler…” -Hz.Mevlânâ-
Fâtıma Zehra MERİNOS
Az Edebiyat Dergisi / Sayı-2
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
« Önceki ::