21/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk


 

Tepelerde ağaçlar vardır yalnız. Bir yolculukta fark ederiz onları. Çıplak bir yamacın üzerinden küçümseyerek bakarlar yola. Penceremizde birkaç saniye kaldıktan sonra nöbet yerlerine dönerler.


Dönerler ve belli etmezler kaldığını akıllarının. Kibirli nöbetçilerdir onlar, gözlerini kırpmayan. Bir sınırı değil, kendilerini beklerler. Bir kafile dursa uzakta, hışırdarlar tepeden tırnağa. Birisi gelecek yanlarına diye ürperirler. Sonra çakaralmazlarını dayarlar omuzlarına. Bir çocuk neşesiyle değil, bir meczup hüznüyle nişan alırlar. Bu oyunda ölmek yok fakat yalnız kalmak var. Bir kez güneşini itsin ağaç dallarıyla bulutların ardına, bir kez yapraklarının yeşilliğini, meyvelerinin kırmızılığını kendinden bilsin; bir kez coşkunluğuna versin köklerinin yarmasını toprağı, bir kez kabuklarının kavlamasına bakıp deri değiştirdiğini sansın; işte o zaman kaybeder kırlarda gölgesini. Sağına soluna bakar telaşla. Anahtarını bulamayan bir adam gibi bütün ceplerini boşaltır. Bir kuytudan diğerine atar ağını. Gölgesine seslenir ellerini ağzının iki yanına dayayıp. Heyhat, denizler kovmuştur balıklarını. Güneşi olmayanın gölgesi de yoktur.

Güneşi olanlar, yakalarına taksınlar bilelim. Büyük Gölge'ye doğru yürüyenler tanısınlar birbirlerini. Yanıp sönsün bir araya gelmeyen yakaları. Yıldız tozuna bulanmış adalar gibi gece. Bir araya gelinecek güne kadar, bilelim. O gün ki bütün gölgeleri emmiştir toprak. Lavdan bir bebek akmıştır dimağlara. Ağladıkça dalgaları yükselmiştir, köpükleri kirpiklerimize asılı. Dikkat saatiniz konuşuyor! Sıranız geçti çünkü. Gözleriniz boşuna aramasın ağaçları. Ağaç nerede, küllerin vakti. Bir an uğraması için pencerenize, razı olurdunuz ebedi azaba. Dudaklarınız aramasın kaynaklarını. Su nerede, burada kıvılcımlı maşrapalar. Büyük Gölge mi? Kalmadı mı ondan başka sığınılacak yer? Sizi kabul eder mi sorun elçiye. Yedi sınıf insan içinde misiniz? Ki yalnız onlara bağışlanmıştır o Büyük Gölge. Yalnız onlardan vazgeçmiştir harı ateşin. Hep altından olmaz, yedi madalya gölgeden. Nefesin altın olduğu günde takılmıştır boyuna. Siz altısını araştırın, ben birini söyleyeyim. İki kişi, Allah için birbirini seven. Allah için Bir araya gelen ve ayrılan. Onların boynunda parlamaktadır gölge.

Cennet sözlüğünden bir kelime; dost. "Dûst"muş köprüden geçmeden önce. Dost olmuş geldikten sonra Acem'den. Riyasız sevgi ve güven, harcı olmuş tuğlaların. Kutuplardan sahralara kadar herkes bu tılsımlı harcın peşinde. Hem yalnız harç değil, bütün çağlarda aranan taç ve çalınan. Talepler reddedilse bile parlayan başta. İstediklerini vermediğinde kızan ve küsen gerçek dost değil Ahmet b. Hanbel'e göre. Bir ticaret değil dostluk. O halde kulak ver İbnü'l Arabî'ye: "Kendin nasılsan ona göre değil, o nasılsa ona göre davran." Ve olduğu gibi kabullen artık dostunu. Cennet sözlüğünden bir kelime; dost. Fakat ne derin cehennem, kendini korumak zorunda kalırsan ondan. Bir top yılan olur yastığın geceleri. Ağaçlar tepelere tırmanır gölge vermemek için.

Genceli Nizamî'den işittim, perde olamayan dostlar perde yırtarlar. Bırak yırtmayı dostunun perdesini, onu bağışlatmak için kralların ayağına kapan. Bak Aristippus kadim Yunan'dan, kralın huzuruna çıkıyor, affettirmek için dostunu. Kral bu, sanki hiçbir şey istenmemiş ondan, çeviriyor başını. Aristippus ne yapsın? Dönüp gitsin mi görevini yapmanın huzuruyla? Hayır. Dostunu kurtaramayışın huzursuzluğuyla ayaklarına kapanıyor kralın ve yalvarıyor. Bağışlıyor kral böylece aziz dostunun canını. Saraydan çıkışta ayıplıyor insanlar filozofu. Koskoca bilge ayaklarına mı kapandı kralın! "Kabahat bende değil," diyor Aristippus, "Kralda. Çünkü onun kulakları ayaklarında, başında değil." Peki bizim kulaklarımız nerede dostlarımız çağırırken. Ayaklarımıza mı çağırıyoruz onları yoksa. Bir türkü çağırmanın zamanı şimdi Karacaoğlan'dan: "Eyi günde yâran, ahbap çok olur, Dar günümde dost bulunmaz nedendir?"

Tepelerde ağaçlar vardır yalnız. Bir yolculukta fark ederiz onları. Hele kelepçelemişse dallarını kış. Kar hapsine çarpılmışlarsa ebedi. Penceremize düştüğünde suretleri o vakit, kaskatı kesilip donarlar. Ebeleyip ruhumuzu kaçmak isteseler de yeniden tepelere. O donmuş suret hep penceremizde kalır. Ta ki güneş itildiği bulutların arkasından çıkıp düşürene kadar resmi. Ta ki ağaçlar sırtlarını yaslayana kadar güneşe. Ta ki gölgeler birleşip Büyük Gölge'ye çağırana kadar bizi. Ta ki madalya takmak için dostlarımızdan boyunlarını eğmelerini istemediğimizde.

A. Ali URAL



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/12/2009 · Kategori: Mesin Kapli Sozluk


Toprak buyruğu işitir işitmez ayağa kalktı. Kudretin eline koştu bütün bereketiyle. Şekillendi balçık. Çamurdan eller, ayaklar, omuzlar; çamurdan dudaklar, gözler, kulaklar...


"Ahsen-i takvîm" için kırk gece ruhunu bekledi Âdem Cennet'te. Fakat ruhundan önce melekler geldi yanına. Geldiler ve ruhsuz bedenini görünce korktular; işte insan! Bilmediklerini bilenin iradesiyle karşılarında. İblis de korktu Âdem'den, durmadı fakat. Etrafında dolaşmaya başladı, "Sen büyük bir iş için yaratılmışsındır," diye soluklanarak. Kesilerek soluğu hasetten. Duramadı, kudurmuştu yangın, yaratılsa da ateşten. Dişlerini geçirmişti ateş ateşe. Duramadı ve bütün gücüyle bir tekme attı insana. İblis'in tekmesiyle çınladı insan. Bir testi gibi çınladı tepeden tırnağa. Çınlayan sesine karıştı şeytanın sesi: "Bir testi gibi ses vermek için değilsin burada. Biliyorum, ne için yaratıldıysan onun için varsın!" Sonra döndü meleklere, "Bu, size üstün tutulacak olursa, ne yaparsınız siz?" Melekler, "Biz Rabbimize itaat ederiz," dediler. İblis sarsıldı ve can çekişen bir çığlık bıraktı evrene: "Ateşten üstün tutulursa çamur, isyan ederim ben!" İblis cini haset yüzünden İblis oldu. Melekler hasetten korundukları için melek kaldılar.

Ve Allah ruh üfledi Âdem'e. Başından girdi ruh, aydınlandı tünel, bedeni kanla doldu. Henüz tamamlamadan ruh yolculuğunu, henüz göbeğindeyken nefes, doğrulmaya çalıştı yerinden hayretle, yetmese de gücü. Nefesini tuttu kâinat. "İnsan çok aceleci yaratılmıştır!" (Enbiya, 37) buydu. Acelesi vardı insanın. Doğrulmalıydı ki çocuklarına kavuşsun. Doğrulmalıydı ki, yarışsın Âdem'in çocukları. O da ne, çizgiyi geçti, kardeşini öldürmeye çalışıyor Kâbil. "Seni elbette öldüreceğim!" diye bağırıyor yürürken üzerine. Öldürmek istiyor, çünkü üstün tutuldu kurbanı. Çünkü kıyasladı kendini Habil'le, tutuşturdu tahtını haset. Mukayese yapmasaydı doğmayacaktı. İlk cinayeti kör bir ebe doğurttu. Mukayese yapmasaydı ölmeyecekti Habil. Bir kurban yerine başka bir kurban! Mukayese yapmasaydı terbiye edilmeyecekti kargayla. İblis tekme atamayacaktı cana. "Bir karga kadar olamadım!" diye inlemeyecekti kıskanç.

"Andolsun, eğer sen beni öldürmek için bana elini uzatırsan, ben seni öldürmek için sana elimi uzatmam. Çünkü ben âlemlerin Rabbinden korkarım./ Ben isterim ki sen benim günahımı da, senin günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur. / Nefsi, onu kardeşini öldürmeye çağırdı, (o da nefsine uyarak) onu öldürdü, ziyana uğrayanlardan oldu." (Mâide, 28-30) Gıpta etseydi oysa kurtulacaktı hüsrandan. Aynı nimete kendisinin de sahip olmasını istemesiydi "Gıpta". Hâlbuki "Haset" bir eşkıyaydı yolları kesen. Nimeti çalmaya çalışan kardeşinden. Bu yüzden söylüyor belki el-Ezherî, "Hased"in "Hasdel"den geldiğini sözlüğünde. Devenin cildine yapışan bir kurtçuk "Hasdel" kanını emen. "Haset" de kalbe yapışıp emiyor ruhu, çürütene kadar âdemi. Deve yaşamaya devam etti emilse de kanı. Nefes alabildi mi bir kez rahatça. Hasetle yaşayabildi mi insan!

İblis, ateşler yakıyor düşlerde. Kuruntularımızın küllerini karıştırıyor hayâlden maşasıyla. Başkalarının yükselişini alçalışımız olarak satmaya çalışıyor bize. Ballarını kovanlarından çalıp kaşık kaşık sunuyor dudaklarımıza. Fakat neden dilimiz tatlı değil? Neden yeşil dudaklarımız? Duyguların en tedirgininin kafesini mi açtı yoksa. Dirençsiz ruhlarımızı önüne mi attı evcilleştirdiği hayvanın. Fıtrat saatini ters yönde işletebilmek için kadranın kuyusuna mı indi? Yılanlar mı devşirdi o kuyudan? Karanlığın kapağını açıp, Ovidius'a şu mısraları mı yazdırdı: "Bir meşaleyi, başka bir meşalenin ışığıyla tutuşturmayı engelleyen ne?/ Durmadan verebilirler, diptekiler asla azalmaz." Evet azalmıyor, çoğalıyor kalabalık. Cüzdanlarını açıp kapıyorlar, açıp kapatırken kepenkleri. Yardım istiyor İblis müşterilerinden, alevli tezgâhının önünde. Bir an önce sıra gelsin herkese. Herkes dağlasın dostunun gözlerini. Kör olan elini İblis'e uzatıyor; kârlı ticaret. İflas etti İblis. Dayanaklarını kaybetti bir bir. Ümitsizliğe kapıldı. Cevapları tükendi. Ucuzlattı mallarını bu yüzden. Yığın yığın bastonlar, tıkırtılarını damarlarımıza bırakabilmek için itişiyor tezgâhta. İlk hangisi dokunacak ele? İlk hangisi yol gösterecek? Yetişin! İblis baston satıyor, taksiti ölünce biten. Hatta devam eden öldükten sonra. Kârlı alış veriş! Öldükten sonra da ödeyebiliyorsun borcunu!

 

A. Ali URAL



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

17/12/2009 · Kategori: Y_relerim




 

“Anlatılmaz bir sesleniş… Korkudan kalakaldım.

O anda bir ak kuş peydahlanıp kanadıyla arkamı sığadı.

İçimde korku diye bir şey kalmadı.”

- Hz. Âmine-

 

Aczin kurnalarıyla yıkanıyor zemheri. Gönlümü gevher edecek sarraf aranıyor. Mücevherler dağıtılsın diyor fikrim. Aklıma saadet çağı zamanını açıyor.

Dolu acıların nice gizlisi saklımda can edinmişken; dökmek istiyorum toplaya geldiğim bütün çer-çöpü. Bütün kırılmışlığı, anlaşılmazlığı, anlatamamayı. Dünyanın her şeyini bir kerede bırakmak geçiyor hayâlimden. Her ne var ise sana verilmiş; bırakmadan gel, diyor kalbin âyinesi. Sancımı yokluyorum; onu çoktan gündelik meşgalelere rehin vermişim. Günahtan mürekkep, aşka sürüngenim; insanlığımı aramaya geliyorum Efendim… Hz. Âdem, ruh ile ceset arasındayken, verilen peygamberliğine kaçıyorum. İnsan olmamız için geldin sen; bizse, ruh ile ceset arasındayız hâlâ…

 

Rüyâlarıma adın teşrif olsa da, sırtımı ak bir kuş sıvazlasa ve ben korkularımdan emin olsam. Şerbetini yudumlasam kavuşmanın. Şarkta ve garpta, şimalde ve cenupta; dolaşsan içimin cihânında. Şehrin gözdesi, seyyidlerin ekrem sultanı! Bilinmezliğimin en zâhir yanı! Nuruna çıkart bilmecemi. Rakamlarımı rikkatinde parçala. İzzetinde nasipdâr eyle, bu zelîl kemterini.

 

Kapakları kapandı bakışlarımın. Vefâlı bulutundan gözlerime koyar mısın? Yanacakken, gölgeliğinde serin rüzgârlar gibi saklar mısın? Girsen bu oyunumuza, sahnemizi sen açsan; cansızlığımıza gelse can, tende az kalmış ruhumuza ruhunu katar mısın? Şefkatinin şerîf huzurunda, mücehhez varlığınla kalbimizi yarar mısın? O kadar çok anlatacaklarım var ki sana Efendim; sustukça lâl lehçem geri geliyor. Mescitte hurma dalları sevdâlıların, kokundan nefhâlar taşıyor. Benim harâretim dinmiyor Efendim; us’landıramadım hasret sürmeli kara ceylanları. Gecemi ellerine bırakmak istiyorum; senin gündüzlerinden bir gündüz, gün yüzüm olsun. Çıkart yürek kınından kılıçları; bileyle ve işte nâçar başım işte aşkın.

 

Ölümüm cenâze kaldırıyor soğuk, esmer bahçelerde. Hep bir tarafımdan çekiyor buralar beni. Sana giden yollara dikenleri kim koymuş Efendim; ebter sûretli zâlimlerce kapatılmaya çalışılmış yol izlerin. Esrârından terekeme ışık yağıyor; fark etmiyorum, ah gafletim. Yoldaşların, bayrağını dalgalandırıyor tevhîdin. Arkadaşlarının yıldız yıldız gözleri. Gözlerinde yaş; niye ağlıyorsun Efendim? Kardeşlerim deyişine Uhud sarsılıyor omuzlarından. Can parçası kızının evinde bırakıyorum nefeslerimi. Sonra susmalar nur topu doğuyor. Nicedir bu hâlsizlik Efendim? Görmemişin bir aşkı olmuş…

 

Olmuş mu, yoksa solmuş mu? Yâr kucağı dolmuş mu? Loş mu göğün kandil kutupları. Sersem ve târ-u mâr canım çok mu? Cemâline bakacak nazarım yok mu? Ölüm dediğim Efendim; sensiz kalan hücrelerimi sarsan iksir. Hayat bildiğim; harflerinin çizgisi. Aşk ise, secdenin târihçesi. Dost diye sevdiğim, senden hâtıra taşıyan. Annem-babam fedâ iken sadâna, çölü yak verâna. Bak güneş iki büklüm; Yüce Dost’a giderken sen, arkada bıraktıkların bugün düşüyorlar arkana. Ne çok düşüyoruz Efendim; dizlerimiz yara ve kanadıkça bozuluyor düşlerimiz.

 

 

Daha çok yapacak işlerimiz var. Bu arada sarayımız çöküyor emellerden. Gölümüz kuruyor hevâdan ve hislerden. Bin yıllık yaktığımız sahte ateşler birdenbire sönüveriyor. Gök mü yarıldı, yer mi çatırdadı; bu nur nerden? Hayret içinde şaşkın beklenen bekletmiyor. Hangi gül gazelini duysam; güzelleri diziyorum tek tek. Selâma çırak olarak yazılıyorum. Dersim; sensiz derslerin boş geçtiği oluyor. Ne de güzel oluyor güneşin ötesinde sen. Dolunayda imzan, her gece şak edip yarılıyor. Âşıklar niye uyuyamazmış; çözüyorum yavaş yavaş. O da ne? Büyük bir kördüğüm; çıkmaz sokak. Saklanılası, kaybolunası, gidilesi, gelinmeyesi, sevilesi bir sokak. Yâr kucağı…

 

 

Yine bir pazartesi, yine baş ağrıları. Ateş yükseklerde, canımı emiyor su. Doğrusu, yalan barınamıyor kuytularda bile. Hakîkat şehrinin güzîdesi ter döküyor. Mübârek başın Efendim, yâr kucağında. Kapıdaki vazifedâr melek, girmek için izin istiyor, seni almaya gelmiş… Nereye Efendim; biz âlemi ervâhta çırpınırken nereye? Bir kez bile göremeden, sesin değmeden kulaklarımıza, hâfızamız seninle hıfz etmeden aşkı, nereye?

 

Dünyaya geldim geleli seni arıyorum; yâr kucağını haber verdiler, ateşimi tutamıyorum. Söyler misin neresi eğlendirir beni? Kiminle gülerim; sen hiç kahkaha atmazken. Hem tebessümlerim asılı kaldı Ravza’da. Kendime bakarsam, batıyorum. Birini sevecek olsam, ille sana benzeyen hâlleri olsun istiyorum; hâlleşsin seninle, helâlleşsin… Sin harfinden tane tane varlığını sana dizsin.

 

Gözlerime kirpikleri batıyor yaşamın. Bin dört yüz otuz yılının doğumunda sen, karışmışlığımıza ve dağılmışlığımıza okuyorsun. Münzevî dağlardan can topluyorum, kalabalık ovalar canımı kovalıyor. Son nefes, yâr kucağı /selâmetinde ferahlık diliyorum. Öyle kaybolmuşum ki, delik deşik günleri sarıyorum / zemheri, aczin kurnalarıyla yıkanırken…

/Sırtımı ak bir kuş sıvazlasa ve ben korkularımdan emin olsam./

                                         

Ölüm ki ne güzelmiş yâr kucağında…

 

Sesin zaman durdurur, harekete geçirir zamanı yeniden:

 Er’ Refik-ül- Âlâ: Yüce Dost’a…

 

 

 

Fâtıma Zehra MERİNOS

 

http://korpekalemler.com/subpage.php?s=article&aid=1674

 






Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

14/12/2009 · Kategori: Mihm_n

 

 

Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma.

Karanlık karanlığa düştü. Gece gecenin üstüne indi.
Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni. Taşlar toz oldu; özlemin taş  kesildi. Gözlerine zincirlediler gözlerimi. Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı.Yandım.Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş.
Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum. O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.

Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi
dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği bana. Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ. Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.

 

 

Senai DEMİRCİ




 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/12/2009 · Kategori: video


Bir gece yarısı şehre uyanırsan hüzün seni karşılar.

"Yağmur ve Golha"

/ Leyline yağan âbınla yıka ruhumu Bursa...

 

 

Eser: Farid Farjad-Golha

Video: Fâtıma Zehra Merinos-Bursa




Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

7/12/2009 · Kategori: Y_relerim




Öznesi zamanları kuşatan bir serenat bu. Hasreti köşe bucak yutağını bulan. Sorulara takılan ve suskunluklara düşen, yağan saatlerden damlayan bir düş bu. Varamamanın nefessizliğinde durakların sonu. Girdapların kuytularında kapanmayan kuyuların sesi. Çekince kendini alınganlığıma sürülen aldanış. Dev dünyanın tek köpükte yitirmesi varlığını. Boşlukların armağanıdır bu yokluk. Dinledin, var saydım kendimi. Can saydım içerimi, bakınca sen. Küçüktüm, seviyor olduğunun haberi geldi…

Susma kaşıklarıyla karıştım epeyce. Her şeyi birbirine karıştırdım. Aklımda zor dalgalar vardı. O kadar görmelere alışmıştım ki; önce bulutların içindesin sandım. Annemin tesbihindeki tanelerde olmalıydın  ya da. Gecenin ardında, ilâhîlerin nakaratında mıydın? Dualar öğreniyordum çoğunlukla. Çok isteğim vardı senden, seninle başlıyordu bütün istekler. Acılardan bahsediyordum uzun uzun. Yalnızlıkların ne denli ruhumu ürperttiğinden. Şehrin ağaçları ve toprağıyla kardeş olurken; dikenleri söylüyordum hep. Hep görünmeni bekliyordum. Umut yüklüyordum depolayarak sıkıca. Çözülürken uykunun sarayında, kelebek gülüşlerine yatıyordum.

Yine de bir şeyler yolunda gitmiyordu. Yastığımın kenarına bıraktıklarım, büyüdükçe gözyaşına dönüşüyordu. Ölümler selâm veriyorlardı beni bekleyerek. Hayatlar itekleyerek kapıyı gösteriyordu. Terasta esen rüzgârlar fikrimi kavuruyor, göğe toz serpiyordu. Savunmasız kalarak sancılanıyordum geçemeyen süreçlere. Sürmeler  akıyordu gözlerimden. Kara kalıyordum düşünmeyince seni. Bayram gelecek diyorlardı, gülücükler gelecek, bahar gelecek. Umut, aşk, vefâ gelecek…

Bekliyordum. Dedikleri gün geliyordu. Bayram diyebilmek için arıyordu bakışlarım seni. Göz göz tarıyordum gördüklerimi. Çığlıksızdım; fakat nokta buğuluğunda çöküşüm oluyordu. Kederleniyordum. Bildik çıkmazlar yolumu kesiyordu. Keskin günün kesif duruşu oluyordum. Bayrama gülüyordum arada. Herkes aynı kıvamı muhafaza etme telâşındaydı. Evet bir sevinç vardı şüphesiz içimde çocukluğumdan kalan. Perdelerle oynarken saklandım. Hoş bir sesti defterlere sığmayan. Büyüktüm, seviyor olduğunun haberi geldi…

Bu haber bayram günlerini bayram etmeye yetti.  Seviyordun; görmesem de, görünmesen de. Bulutlar, tespih taneleri, gece ve ilâhîler. Doğruca uykuya gider oldu kara saran  tiryakiler. Uyanıklığım sevgine cevap verecek diye bildim. Yetmedi sevgim, az geldim sana. Âcizliğim büktü beynimi bu kez. Ne yapsam kapsamlı değil, ne kadar gelsem gelişlerim seninki gibi değil. Yüzüm bulandı, elim kalktı dizlerimin kapanmışlığından. Avuçlarımdan yokluğum taştı. Fazlaca yollar aştığımın zannındaydım ya. Bir de ömrümün iflâsıyla karşı karşıyaydım. Kapındaydım, kapını sen tarif ettin. Bilemezdim öyle uzak, öyle zıt kavramlardaydık; bildirdin.  Noksanlığım  büyük eksiklikti, sen bunun tam bir hikmet olduğunu öğrettin.

Sessizliğim yankılanıyordu; bu yokluk varlığımı arttırıyordu. Görüş mesafemin uzaklığından yorgun düşüyordum. Herkesin isteklerine bir cevabın vardı. Herkese ulaşıyordun, her cana vefâ dağıtıyordun. Benim bayramım sendin. Bunu Alvardı Efe’den işittim. Yastığımın kenarına ne kadar dökersem aşkımın ateşini, yastığım ne vakit seccadem olursa, seccadem beni dünyaya uyutup sana ne denli uyandırırsa; tertemiz bir hulleyle tanışacaktım o zaman. Zaman, îfa ettiği görevinde sunar hâle gelecekti hasretimi bir çırpıda. Bayram hazırlığı yakışırdı her kula. Sevgili’nin evinde sonsuz vuslatın tadı için. Her ne ise çektiklerim, sana çekilmek içindi. Çekiminde olan kelimen olmak için; senin kulun, senin bayramın olmak için…

 


Fâtıma Zehra MERİNOS

Buruciye Edebiyat Dergisi- 7. Sayı


(Fotoğraf: Fâtıma Zehra Merinos
 Mekân: Erdek Körfezi)





Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::

Şarkılar